RSS

OSMANLI – AHİ TEŞKİLATI – ÜRETİM ANLAYIŞI – TEMİZLİK ANLAYIŞI

11 Oct

ÜRETMEYEN TOPLUMLAR SÖMÜRÜLÜR…

MALİ TABLOLARI GERÇEĞİ YANSITMAYAN İŞLETMELER MALİ DURUMLARININ NE OLDUĞUNU BİLEMEZ VE GEREKLİ STRATEJİK FİNANSAL KARARLARI ALAMAZ.

TOPLUMUNUZUN ÜRETİM YETENEĞİNİ, AHLAKINI VE ÇALIŞMA AZMİNİ KORUYUNUZ. BUNU ENGELLEMEK İSTEYENLERİN DE OYUNLARINA GELMEYİNİZ Bİ ZAHMET…

Ahiler kimlerdir?

- Sultan ALPARSLAN: Oğuzların Kınık Boyu

- Fatih Sultan MEHMET: Oğuzların Kayı Boyu

- Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK: Oğuzların Kızıl Oğuz Boyu

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları Oğuz Boylarıdır. Oğuz Boylarının üretim anlayışı ahiliğe dayanır.

DÜNYADA CENNETİ OLUŞTURMAK VE CENNET MEYVELERİ http://www.kurandacennet.com/cennet4.html

CENNETİ OLUŞTURMAK NEDEN ÖNEMLİDİR?

OSMANLI DEVLETİN’DE PAZARCILIK

OSMANLI DEVLETİN’DE PAZAR GELENEĞİ

Türk toplumlarının hayatında gerek İslâmiyet’i kabul öncesinde, gerekse sonrasında sosyal yardım ve güvenlik önemli bir yer tutar. Nitekim konunun uzmanları Türklerdeki sosyal güvenlik uygulamalarını, Orta Asya Dönemi, Anadolu Selçuklular Dönemi, Osmanlılar Dönemi ve Cumhuriyet Dönemi olarak ele alırlar. Türk tarihinin ilk evreleri olan Orta Asya Döneminde görülen sosyal yardım anlayışı, diğer dönemlerde gelişerek ve zenginleşerek devrin ve toplumların şartlarına göre uygulamaya konur. Türklerin toplumsal hayatında önemli yeri olan bir diğer sosyal yardım anlayışı da Vakıf kurumunda kendini göstermektedir. Sosyal yardım konusunda Selçuklu ve Osmanlı dönemine damgasını vuracak olan Vakıflara, Uygur Türkleri büyük önem vermiştir. Türkler, İslâmiyet’ten çok önce iyilik, dayanışma ve yardım kurumu olan vakıf teşkilatına sahiptiler.

Türkler, Müslüman olmadan önce gösterdikleri toplumsal yardımlaşma ve dayanışmayı, İslâmiyet’i kabulden sonra da fazlasıyla göstermişlerdir. Çünkü İslâm, sosyal adaletin tahakkuku için bir çok prensipler koymuş, zengine karşı fakiri korumuş, iktisadi ve sosyal hayat için çok adilane bir siyasetin sahibi olmuştur. İslâm dini, “insanların en hayırlısı, insanlara en çok faydalı olanlardır “ diyerek, sosyal yardımlaşmaya ibadet ruhu kazandırmıştır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, emeği ile hayatını kazanan kişilere ve bazı zümrelere yöneltilen sosyal güvenlik önlemlerini, meslek kuruluşlarının sağladığı yardımlar ve sosyal yardımlar olarak başlıca iki grup altında toplayabiliriz.

1.Meslek Kuruluşlarının ( Loncaların ) Sağladığı Yardımlar:

Osmanlı toplumunda esnaflar LONCA adı verilen teşkilatlara sahiptiler. Her esnaf muhakkak bir loncaya kayıtlı olur, loncasının koruması ve denetimi altında bulunurdu. Bugünkü tabipler odası, mimarlar odası, şoförler odası gibi…  Dükkan açma hakkına GEDİK denilirdi. Gedik’ e sahip olmak için çıraklık, kalfalık yapıp, ustalık belgesini almak gerekirdi.

Loncaların başlıca görevleri şunlardı:
1- Üye sayısını, üretilen malların kalitesini, fiyatını belirlemek
2- Esnaf arasındaki haksız rekabeti önlemek,
3- Esnaf ile devlet arasındaki ilişkileri düzenlemek,
4- Üyelerine kredi vermek.

Her loncada yaşlılardan meydana gelen 6 kişilik bir “ustalar kurulu” vardı. Bunların en yaşlısı başkan olur ve Şeyh adını alırdı.

Şeyh: Çıraklık ve ustalık törenlerini yönetir ve cezaların uygulanmasını sağlardı.

Kethüda: Loncayı dışarıda temsil eder, hükümetle ilişkileri düzenlerdi.

Nakib: Şeyhi temsil eder, esnafla şeyh arasında aracılık yapardı.

Yiğitbaşı: Disiplin işleri ve esnafa hammadde dağıtımını yapardı.

Ehl-i Hibre: İki kişiydiler. Mesleğin sırlarını bilen, malların kalitesi bildiren, fiyatbelirleyen uzman ( Bilirkişi ).

Bu 6 kişiden oluşan Lonca kurulunun dışında Lonca teşkilatıyla ilgili devlet görevlileri de vardı. Bunlar:

Kadı: Lonca birliklerinin en üst makamıydı. Esnaf arasındaki anlaşmazlıkları çözümler ve yukarıda belirtilen altı kişilik kurulun seçilmesini onaylar veya görevden alırdı.

Muhtesib: Çarşı ve pazar denetlemesi yapardı. Satılan mal ve fiyatları kontrol ederlerdi ( zabıta ).

Esnafı üreticiler ve hizmet erbabı olarak ikiye ayırabiliriz.

a)Üreticiler: Hammaddeyi işleyerek, işlenmiş madde haline getiren esnaflardır. Örneğin : Bakırcı, kılıççı, fırıncı, demirci gibi…

b)Hizmet Erbabı: Toplum için gerekli bir hizmeti yapan esnaftır. Örneğin: Berberler, hamallar gibi…

Osmanlılar döneminde en önemli ve etkili lonca olarak Ahilik teşkilâtını görmekteyiz. Ahilik, Selçuklular döneminde ortaya çıkan, zaman içinde Anadolu’ya yayılan, Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşmasında, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş ve gelişmesinde önemli katkılar sağlayan, dinî-ahlâkî, askerî, siyasî, ekonomik, sosyal, kültürel ve eğitim amaçlı fonksiyonlar icra eden önemli bir kuruluştur. Ahiler, icra ettikleri fonksiyonlara göre bir yayılış tarzı göstererek, şehirlerden kasabalara, köylere hatta dağ başlarına kadar uzanmışlardır. Ahiler, hizmet edebilecekleri her yere zaviyeler kurup, teşkilâtlarını en ücra köşelere kadar yaymışlardır.

Ahilik, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşu tamamlandıktan ve devlet müesseseleri oluşturulduktan sonra, bilhassa II. Murat ve Fatih dönemlerinden itibaren bazı fonksiyonlarını kısmen veya tamamen kaybederek bir esnaf teşkilâtına dönüşmüş, geleneklerini ve eğitimini bu kesimde devam ettirmiştir. Böylece Ahilik, küçük esnaf, usta, kalfa ve çırakları içine alan, onların dayanışmaları kadar, mesleklerini dürüstçe ve özenle yapmalarını, ayrıca eğitilmelerini amaçlayan bir lonca teşkilâtı olarak yararlı hizmetler vermiştir.

Ahilik teşkilâtı tarih sahnesine çıkışının ilk yıllarının Selçuklular ve Anadolu Beylikleri döneminde ordu fetihle meşgul olurken, içerde emniyeti ve asayişi sağlamak gibi askerî nitelikte bir fonksiyon icra etmiştir. Bu fonksiyonun gereği Ahi birlikleri mensuplarına silâh kullanma, haberleşme, destek ve ikmal hizmetleri, açlığa ve susuzluğa dayanma, sır saklama gibi konularda askerî eğitim vermişlerdir. Fakat Ahilik teşkilâtı Osmanlı İmparatorluğu kuruluşunu tamamladıktan sonra bu görevini ve onun gerektirdiği askerî eğitimi terk etmiştir. Ahiliğin tarikat görünümünde bir teşkilât olması, birtakım ilkelerinin ve kendilerine has bir hayat tarzlarının olması bu kuruluşta ahlâkî eğitimi, meslekî bir kuruluş oluşu da meslekî eğitimi ön plâna çıkarmıştır.

Ahiliğin bir meslek kuruluşu olması bu birliklerde doğruluk ve sadakate dayanan meslekî ahlâkı da önemli kılıyordu. Müşteriyi aldatmamak, malı överek yalan söylememek, hileli ölçüp tartmamak, karaborsacılık yapmamak, müşteriyi kızıştırmamak, alışverişte iyi muamelede bulunmak, işinde dikkatli olmak ve işini savsaklamamak gibi ahlâki ilkelere önem veriliyordu. Ahilik teşkilâtının en önemli fonksiyonlarından biri de başta mensupları olmak üzere insanlar arasında yardımlaşma ve sosyal dayanışmayı sağlamak olmuştur. Bunun için her esnaf zümresi, yönetim giderleri ile aralarında yardımlaşma ve dayanışmayı sağlamak üzere bir sandık oluşturmuştur.

Esnaf Sandığı
Çok eskiden beri Anadolu’da ve Osmanlı İmparatorluğunun Türklerle meskun yerlerinde her esnafın bir yardım sandığı vardır. Buna, “Esnaf Vakfı” , “Esnaf Sandığı” ve daha önceleri “Esnaf Kesesi” derlerdi. Sandık, mütevelli veya sandık vakfı yöneticisinin yönetiminde faaliyetini sürdürürdü. Sandığın başlıca gelir kaynaklarını, esnafın teberruları, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa yükselirken ustanın çırağı ve kalfası için verdiği teberru, haftalık veya aylık olarak esnaftan gücüne göre toplanan paralar, nemadan ve toplanan paranın işletilmesinden elde edilen gelirler oluştururdu. Sandık gelirlerinin harcandığı başlıca yerler ise şunlardı: ticaret veya işlerini genişletmek isteyen esnafa verilen borçlar, Ramazan aylarında ahali için yapılan masraflar, hali vakti yerinde olmayan esnafa yapılan karşılıksız yardımlar, vefat eden esnaf için yapılan cenaze giderleri, felakete uğrayan esnafa yapılan yardımlar, esnaftan fakir olanların hastalık masrafları, evlenecek olan fakir ve kimsesiz gençlere yapılan yardımlar, müteferrik masraflar, onarım giderleri, alimlere ve diğer din adamlarına yapılan yardımlar, vergiler, yaz aylarında kullanılan sebil sular ve kar bedelleri.

Esnaf teşkilâtının Üyeleri

Esnaf birliklerine kayıtlı üyelerini, hariciler ve dahililer olmak üzere iki grupta toplamak mümkündür . Hariciler, herhangi bir sebepten dolayı, çalışma hayatının dışında kalanlardır. Bunlar emekliler, maluller ve sakatlardır. Esnaf birliklerine kayıtlı üyelerin ikinci grubunu oluşturan dahililer ise, fiili olarak çalışma hayatının içerisinde bulunanlardır. Bunlar ise, yamak, çırak, kalfa ve ustalardır.

Ahilik Kuruluşunun Zayıflaması ve Ortadan Kalkması:

Tarihi, sosyal ve ekonomik zorunlulukların ortaya çıkardığı, bir çok amaca hizmet eden, bir Türk esnaf birliği kuruluşu olan Ahilik ve onlar tarafından kurulan esnaf ve sanatkar birliklerinin koydukları ana kurallar, daha sonraları bu alanda hazırlanan kanunnamelerin, tüzüklerin temelini teşkil etmiştir. İlk zamanlarda dericilik ve bağlık işçiliği ile uğraşırken, bu sanat kolları sonraları 32’ye ulaşmış, ahilik teşkilâtının kurduğu sağlam meslekî ve ahlâkî düzen, birbirlerine bağlılık ve yardım, onları diğer esnaf ve sanatkarlar üzerinde etki ve üstünlük kurmaları sonucunu doğurmuş ve giderek, Osmanlı ülkesindeki bütün sanatkarları, ahi babalarından ya da onların yetki verdiği kişilerden aldıkları yeterlik ve izin belgeleri ile iş görür, sanat icra eder bir duruma getirmiştir.

Bu durumun, yani ahiler birliği mensuplarına tezgah başında sanat, zaviyelerde edep öğretmenin Müslümanlara özgü olarak sürüp gelmesi 16. yüz yıla dek uzamış, fakat Osmanlı Devletinin gayri Müslimler üzerindeki egemenlik alanı büyüyüp genişledikçe, sanat ve sanatkarlar çoğalıp dalları arttıkça, bu Müslüman ve gayri Müslim ayırımı daha fazla sürdürülememiş, gayri Müslim tebaanın artmasıyla oranlı olarak muhtelif dindeki kişiler arasında ortak çalışma zorunluluğu doğmuştur. Bu, din ayırımı gözetilmeden vücut bulan, eski mahiyetinden büyük farkı olmayan yeni yapıya “gedik” denmiştir.

İmparatorluğun son yıllarında ise, kapitülasyonların ezici baskısı ve yabancı kökenli malların iç pazarlara artması rekabete dayanamayan yerli imalat giderek çözülmüş ve loncalar 19. yüz yıldan itibaren etkinliklerini yitirmiş, giderek ortadan kalkmışlardır.

KISACA SÖYLEMEK GEREKİRSE, AHİ VE LONCA TEŞKİLATININ ÜRETİM ANLAYIŞINI UNUTANLAR TÜRK HALKININ ÜRETKENLİĞİNİ YOKEDERLER…

BU NEDENLE AHİ TEŞKİLATININ ÜRETİM ANLAYIŞI İLE VERGİLERİN MAKUL ÖLÇÜDE ÖDENİP YATIRIMLARA DÖNÜŞMESİ, HALKIN ELBİRLİĞİ İLE VERGİ KAYIRIMCILIĞI YAPMADAN VERGİ TOPLAMASI, FAİZ ORANLARININ YETERİNCE DÜŞÜRÜLMESİ, ÜLKENİN YETİŞTİRİLMİŞ HALKI VE LONCALARI ELİYLE SALÇA, PEYNİR, SÜT, ET, KONFEKSİYON, SAAT, HALI, YAĞ…V.B ÜRÜNLERi İLE KOBİLERİ ARACILIĞIYLA DİĞER ÜRÜNLERİ ÜRETİP ESNAF VE LONCA TEŞKİLATI ARACILIĞIYLA KENDİ HALKININ KARNINI DOYURMASINI UNUTTURANLARDAN TÜRK VE/VEYA MÜSLÜMAN OLMAZ.

ÇOK YAŞA TÜRK CUMHURİYETLERİ

AHİLİK NEDİR?

“Ahi” sözcüğünün kökeni konusunda dil bilimcileri arasında görüş birliği yoktur. “Ahi” kelimesi, Arapça “kardeş” anlamına gelmektedir. Ancak, Divanü Lûgati’t Türk’te “Ahi” kelimesi eli açık, cömert, yiğit anlamına gelen “akı” kelimesinden türediği kaydedilmektedir.

Terim olarak Ahilik ise, XIII. yüzyılın ilkyarısından XIX . yüzyılın ikinci yarısına kadar Anadolu’da, Balkanlarda ve Kırım’da yaşamış olan Türk Halkının sanat ve meslek alanında yetişmelerini, ahlâki yönden gelişmelerini sağlayan bir kuruluşun adıdır.

AHİLİK NEDİR?

“Ahi” sözcüğünün kökeni konusunda dil bilimcileri arasında görüş birliği yoktur. “Ahi” kelimesi, Arapça “kardeş” anlamına gelmektedir. Ancak, Divanü Lûgati’t Türk’te “Ahi” kelimesi eli açık, cömert, yiğit anlamına gelen “akı” kelimesinden türediği kaydedilmektedir.

Terim olarak Ahilik ise, XIII. yüzyılın ilkyarısından XIX . yüzyılın ikinci yarısına kadar Anadolu’da, Balkanlarda ve Kırım’da yaşamış olan Türk Halkının sanat ve meslek alanında yetişmelerini, ahlâki yönden gelişmelerini sağlayan bir kuruluşun adıdır.

Bu tanımlamalardan hareketle “Ahi” kelimesinin, kardeş, arkadaş, yaren, dost, yiğit anlamına geldiğini söyleyebiliriz. Ahilik hem sosyal hem de kültürel yapılara ait bir terim olarak; birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, işi kutsal, çalışmayı bir ibadet sayan, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf ve sanatkarların iş teşkilatı manasını taşır.

Ahi birlikleri her kurum gibi, belli bir ihtiyacı karşılama amacı ile kurulmuşlardır. En geniş anlatımla Ahi birliklerinin kuruluş amacı; Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkmenler arasında yer alan çok sayıdaki sanatkarlara kolayca iş bulmak; bu kişilerin Anadolu’daki yerli Bizans sanatkarları ile rekabet edebilmesini sağlamak, piyasada tutunabilmek için yapılan malların kalitesini korumak, üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkarlarda sanat ahlâkını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik olarak bağımsız hale getirmek, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardımcı olmak, ülkeye yapılacak yabancı saldırılarda devletin silahlı kuvvetleri yanında ülkeyi savunmak ve yerleşim bölgelerinde Türk-İslam kültürünü yaymak şeklinde tanımlanabilir.

 AHİ EVRAN 

Ahi teşkilatının kurucusu Ahi Evran, Azerbaycan’ın Hoy şehrinde doğmuş, 1172-1262 yılları arasında yaşamıştır. Ahi Evren’in asıl adı “Nasîrüddin Ebü’l Hakayık Mahmud B. Ahmed”dir. Ünlü Türk bilgini, iktisatçı ve sanatkarı Ahi Evran ilk eğitimini doğum yeri olan Azerbaycan’ın Hoy şehrinde aldıktan sonra Horasan’a giderek ünlü alimlerden Fahreddin Razî’nin derslerine devam etmiştir. Ahi Evran gençliğinde Hoca Ahmet Yesevî’nin talebelerinden aldığı ilk tasavvuf terbiyesi ile yetişmiş ve olgunlaşmıştır. Ahi Evran, Hac vazifesini yerine getirdikten sonra o devrin mutasavvıflarının buluşma yeri olan Bağdat’a gitmiştir.

Selçuklu Sultanı I. Gıyaseddin Keyhüsrev zamanında, kayınpederi Evhadü’d-Din Kirmani ile Anadolu’ya gelen Ahi Evran, Konya’da Sultan’a yazdığı Letaif-i Gıyasiye adlı kitabını sunar. 1205 yılında da Kayseri’ye gelen Ahi Evran, burada bir deri imalathanesi-tabakhane kurar. Kayseri’de devletin desteğini ile debbağları (dericileri) ve diğer sanatkarları da içine alan büyük bir sanayi sitesinin kurulmasına ve esnaf-sanatkarların teşkilatlanmasına öncülük etti. Bu yüzden, tarih boyunca Debbağların Pîri olarak tanınmıştır. Her sanat dalındaki birliklerin bir araya toplandığı bu siteler Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat zamanında diğer şehirlerde de kurulmaya başlandı.

Sultan Alaeddin Keykubat’ın Ahi birliklerini desteklemesi sonucu Anadolu’nun birçok yerinde bu birlikler süratle gelişti. Bu dönem Anadolu Selçuklu Devleti’nin iktisadi olarak en parlak dönemi oldu. Denizli iline de giden Ahi Evran daha sonra Kırşehir’e gelerek Ahi birliklerinin teşkilatlandırılmasına hız verdi. Kırşehir’de debbağlık (dericilik) sanatını geliştirip yaygın hale getirdi. Daha sonra “Ahi Baba”lığa yükseldi. Ahi Evran, teşkilatına taze bir canlılık getirerek bütün Anadolu’da tanınan bir şahsiyet haline geldi.

Ahi Evran kendi mesleği olan dericilik dalından başka 32 çeşit mesleğin gelişmesine öncülük etmiştir. Ahi Evran’ın Anadolu’da kurduğu Ahilik teşkilatı ahlâk, akıl, bilim ve çalışma olmak üzere dört temel esas üzerine kurulmuştur.

Ahi Evran’ın Selçuklu Sultanı II. İzzettin Keykavus’a sunduğu Letaif-Hikmet adlı kitap, sultanlara ve yöneticilere nasihat verici ve “Siyasetname” türü eserinde hükümdarlara şöyle seslenmektedir:

“Allah insanı, medenî tabiatlı yaratmıştır. Bunun açıklaması şudur: Allah insanları yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, mesken edinmek gibi çok şeylere muhtaç olarak yaratmıştır. Hiç kimse kendi başına bu ihtiyaçları karşılayamaz. Bu yüzden demircilik, marangozluk, dericilik gibi çeşitli meslekleri yürütmek için çok insan gerekli olduğu gibi, bu meslek dallarının gerektirdiği alet ve edavatı imal etmek için de birçok insan gücüne ihtiyaç vardır. Bu yüzden toplumun ihtiyaç duyduğu ürünlerin üretimi için lüzumlu olan bütün sanat kollarının yaşatılması şarttır. Bununla da kalmayıp, insanların sonradan doğacak ihtiyaçlarını karşılamak için yeni sanat dallarının meydana getirilmesi gerekmektedir.”

Hakkında birçok araştırma yapılan Ahi Evran Veli “Hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için, yarın ölecekmiş gibi Ahiret için çalı” Hadis-i Şerifi’ni kendisine rehber edinmişti. Ahilik teşkilatı mensuplarına dünyada yaşamak için bilgi, ahlak ve sanata, esnaf-sanatkarlar arasında yardımlaşma ve dayanışmaya, Ahiret için de takva ve iman esaslarına sımsıkı sarılmaya ihtiyaç olduğunu sık sık hatırlatırdı. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda büyük görevleri olan ve binlerce sanatkarı yetiştirmiş olan Ahi Evran 1261 yılında 90 küsur yaşında şehit edilmiştir. Kabri Kırşehir’dedir.

Ahi Evran, ahlâk, sanat ve konukseverliğin uyumlu bir birleşimi olan Ahilik teşkilatını kurmuş ve bu kurumu son derece saygın bir kurum haline getirmiştir. Bu sivil toplum kuruluşu yüzyıllar boyunca bütün esnaf ve sanatkarlara yön vermiş, onların işleyişini düzenlemiştir. Ayrıca Ahilik, yeniçeriliğin kuruluşunda, Hacı Bektaş töreleriyle birlikte önemli rol oynamış, devlet adamları bu kuruluşa girmeyi onur saymışlardır. Örneğin Osmanlı hükümdarı olan Orhan Gazi ve oğlu Sultan Murat gibi padişahların yanı sıra devletin üst düzey yöneticileri birer Ahi idiler.

Anadolu’da Türklüğün yerleşip, İslâmlığın yayılışında askeri fetihlerle birlikte, bir takım Türk boylarının, Alperenler, Gaziler, Abdallar, Bacılar adı verilen teşkilatlârın büyük rolleri olduğu bilinmektedir. Bu topluluklar arasında Ahilerin de çok müstesna bir yer aldıkları görülmektedir.

18. yüzyılda ve hatta daha sonraya gelene kadar esnaf ve sanatkar, Osmanlı düzeninde altın çağını yaşamıştır. Ahilik gelenekleri ve daha sonra kurulan güçlü lonca teşkilatları bu sınıfı gerek nitelik ve gerekse nicelik yönünden geliştirmiştir. Ancak esnaf ve sanatkarların üretimi, talebe yeterlilik yani talebi karşılama formülüne dayalıydı. Bütün ticaret yollarının geçtiği alanlarda kervanların etkisiyle bu faaliyet biraz daha genişlemiştir. Loncalar piyasaya istikrar getirdiler. El sanatları ve küçük sanayi nitelikçe o derece gelişti ki, bazı şehirler yalnızca bazı maddeleri üretmekle ün yaptılar.

Ahi birliklerinde iktisadi hayatın düzenlenmesi için fütüvvet teşkilatı, esaslı kaideler ve sağlam bir disiplin getirmiştir. Fütüvvet felsefesinde her mesleğin ulu kişilerinden bir Piri vardır. Meslek erbabı, pirlerini aşırı hürmetle anarlar. Debbağların piri de Ahi Evran’dır.

Ahi zaviyelerinde konuk ağırlama hizmetleri yapıldığı gibi, gençlere öğretmen, müderris, kadı, hatip ve emir gibi şehrin ileri gelenleri tarafından düzenli olarak dersler de verilirdi. İşyerinde işi biten genç çıraklar meslek eğitiminden sonra ahlâki eğitimi bu zaviyelerde görürdü. Kurulan zaviyelerin yakınında çok geçmeden evler yapılıyor, iş yerleri açılıyordu. Aynı iş kolundaki sanatkarlar bir yerde toplanarak sanayi sitelerinin, iş merkezlerinin ve çarşıların kurulmasına imkan veriyordu.

Ahi zaviyeleri, mesleğinde başarılı olan zengin, iyi ahlâklı ve cömert kişiler tarafından kurulurdu. Günümüzde, Ahi adını taşıyan köy ve mahallelere rastlanılmakta, ayrıca tarihi belgelerde birçok Ahi zaviyesinin adı geçmektedir.

YARAN ODALARI

Ahiler yalnız şehir ve kasabalardaki esnaf ve sanatkarları eğitip yetiştirmekle kalmamış Anadolu’nun en ücra köşelerine kadar uzanmıştı. Anadolu köylerinin pek çoğunda kırk elli yıl öncesine kadar “yaran odası” ve “misafir odası” adı altında misafirhaneler vardı. Köy kahvelerinin hızla çoğalmasıyla birlikte, yüzyıllarca ahlâkî sosyal bir görev yapmış olan bu kurum da yavaş yavaş kendiliğinden ortadan kalkmaya başlamıştır.

İbn-i Batuta’nın övgü ile bahsettiği, mükemmelliğini anlata anlata bitiremediği Ahi zaviyeleri bir çok köyde “konuk odası” olarak görev yapıyordu. Konuk odalarının her türlü ihtiyacı ekonomik durumu iyi olan aileler tarafından gönüllü olarak karşılanırdı. Köye gelen misafirlerin yeme, içme, konaklama, vb her türlü hizmetleri buralarda ücretsiz bir şekilde karşılanırdı.

Ulaşım ve haberleşme imkanlarının son derce kısıtlı olduğu dönemlerde, meslekleri gereği seyahat etmek zorunda olanlar için bu odaların önemi son derece büyüktür. Yaran odalarının bunların dışında pek çok görevleri daha vardı. Yaran odaları da, tıpkı Ahi zaviyeleri gibi eğitimin gelişmesine ve insanlar arasında yardımlaşma ve dayanışma duygusunun yerleşmesine önemli katkılar sağlamıştır.

Yaran odalarında, özellikle uzun kış gecelerinde, yapılan toplantılarda köyün ve köylünün sorunları konuşulduğu gibi, dini ve milli kitaplar okunur, meslekî ve ahlâkî konuda sohbetler edilirdi. Okula gidecek öğrencinin, askere gidecek gencin, evlenecek kişinin problemleri bu odalarda masaya yatırılır ve çözülürdü.

Yaran odalarının yönetimi, yaranların en yaşlılarından ve herkes tarafından sevilip saygı duyulan “yaran başı” adı verilen kişiler tarafından sağlanırdı. Her yaran odasında, yaran başına vekalet edecek bir de “oda başı” bulunurdu. Gerek “yaran başı” ve gerekse “oda başı” seçimle iş başına gelirdi.

İbn Batuta Ahileri tanıtıp toplumla ilgili misyonlarını izah ederken “Bunlar Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir, kasaba ve köylerde bulunmaktadırlar. Memleketlerine gelen yabancıları karşılama, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini, içeceklerini, yatacaklarını sağlama, ihtiyaçlarım giderme, onları uğursuz ve edepsizlerin ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple bu yaramazlara katılanları yeryüzünden temizleme gibi konularda bunların eş ve örneklerine dünyanın hiç bir yerinde rastlamak mümkün değildir” tespitinde bulunmuştur.

AHİLİKTE KALİTE VE STANDART ANLAYIŞI

Ahi teşkilatında kalite anlayışı, müşteri odaklı üretim ve her kademede yürütülecek eğitim anlayışından geçmektedir. Mal ve hizmet üreten ahiler her şeyden önce müşteri isteklerini göz önüne almak zorundaydılar. Kaliteli mal ve hizmet üretimi, iyi eğitilmiş çırak, kalfa ve ustalardan oluşan personel kadrosuyla sağlanırdı. Son yıllarda dillerden düşmeyen Toplam Kalite Yönetiminin de esası müşteri odaklı; ürünlerin ve hizmetlerin üretim süreçlerinin sürekli iyileştirilmesi yöntemleriyle, sıfır hataya yaklaşma felsefesidir.

Ahi teşkilatının kurucusu sayılan Ahi Evran, ilk olarak esnaflar arasında birlik ve dirliği sağlamıştır. Esnafın denetlenmesine ve özellikle de eğitilmesine önem vermiştir. Her esnafın sağlam iş yapıp yapmadığını, müşterilere karşı davranışlarını kontrol etmiş, üretilen malların kaliteli ve standartta olmasına çalışmıştır.

Ahi birliklerinde ustaların üreteceği ürün belirli bir standarda bağlandığı gibi, alacakları çırak sayısı da standarda bağlanmıştır. Usta sadece ahi teşkilatının öngördüğü kadar çırak alabilirdi. Çünkü çırakların sayısı çok olursa işyerinde eğitim, üretim, kalite ve standart istenilen özellikte gerçekleşmeyecek ve kontrol güçleşecektir. Eğer bir usta kalitesiz mal üretir, üretim standardına uymaz, kalfaların ücretlerini vermez, çıraklarını sömürür, onlara bildiklerini öğretmez ve kendinden beklenen görevleri yerine getirmezse, ustaya işyeri kapatma cezası verilirdi.

Ahiliğin temelleri başlangıçta o kadar sağlam atılmış ve kuralları zamanın ve toplumun ihtiyaçlarına o kadar uydurulmuştur ki, bu kurallar sonradan şehir ve kasabaların belediye hizmetleri ve bu hizmetlerin denetlenmesinden örnek alınmıştır.

Örneğin, esnaf ve sanatkarların meslekleri ile ilgili hususları düzenleyen 1630 yılından önceye ait olduğu sanılan belge, ayakkabıcıların hangi kalitedeki ayakkabıyı kaça satacaklarını göstermektedir.

Türkçe’de hala mevcut olan “pabucu dama atmak” deyimi, bir Ahi deyimi olup, Ahiliğin kalite kontrol sistemini çok güzel ifade etmektedir. Bazı esnafların imalatı, standartların altına düşürmesi, sahte mal imal ederek hakiki gibi piyasaya sürmesi hususları da esnaf arasında tepkiyle karşılanıyordu. Bu gibi hallerde ikazlara ehemmiyet verilmeyip, kalitesiz imalata devam edenlerin dükkânları, Kethuda’ları (esnaf odası başkanları) tarafından kapatılırdı. Bu cezayla da kendisine çekidüzen vermeyenler daha ileri gittikleri takdirde esnaflıktan ihraç edilirdi.

Birçok üründe olduğu gibi, şişecilerin imalatında da cinsine göre şişelerin gramajları tespit olunmuştu. Bu gramajların altında imalat yasak olduğu halde riayet etmeyen bazı ustaların, dükkânları kapatılmıştı.

Düşük kaliteli nişasta imal eden ve bunu birinci sınıf nişasta fiyatına satan usta ise, uyarılara aldırmayarak, halkı aldatmaya devam ettiğinden, lonca mensupları, kendisini aralarında barındırmak istemeyerek ihracı için müracaatta bulunmuşlardır.

Kılıç kabzalarında sakız ağacı kullanıldığı halde, üzerini siyaha boyayarak, müşteriye abanos gibi gösteren ve buna benzer daha bir takım yolsuzluklarla meslek haysiyetini zedeleyen başka bir esnaf da lonca mensuplarınca aralarından ihracı istenmişti.

Ahi birliklerinde üretilen mal ve hizmette kalite ve verimliliğin artırılması için aşağıdaki kriterlere özellikle dikkat edilirdi.

  • Ahiliğin temel felsefesini, üretilen mal ve hizmette müşteri odaklı düşünceyi ifade eden, “Müşteri velinimettir” anlayışı oluşturmaktadır.
  • Ahilikte ikisi temel olmak üzere, üç yönlü eğitim vardır. Bunlar mesleki eğitim, tekke eğitimi ve medrese eğitimidir. Medrese eğitimi mecburi değildir. Ömür boyu ve her kademede devam edecek olan mesleki eğitimle tekke eğitimi Ahiliğin temelidir.
  • Ahi birliklerinde katılım ve paylaşım esastır, bu sebeple toplantılara önemli bir yer verilirdi. Esnaf aleyhine alınan kararlar büyük bir mecliste görüşülürdü. Ancak Ahi Baba Vekili, lüzum görürse, “olağan üstü toplantı” yapardı. Bu toplantıya büyük meclis üyeleri ile birlikte her meslek kolundan üç usta da davet edilirdi. Devlet yetkilileriyle yapılan görüşmelerde anlaşma sağlanamazsa, ertesi gün “Memleket Toplantısı” yapılırdı. Memleket toplantısına bütün ustalar, beldenin ileri gelenleri (uluma, eşraf) ilan suretiyle çağrılırdı.
  • Ahiler teşkilatında çalışanlar arasında dayanışmayı sağlamak, moral ve verimliliği artırmak için akşam zaviyelerinde toplanılır, yemekten sonra dini, ahlaki ve mesleki konularda eğitici kitaplar okunur, sohbetler edilir, ilahiler söylenirdi. Buralarda stres atılır, bilgi ve tecrübeler artırılır, ertesi güne büyük bir moralle motive olarak işe başlanırdı.
  • Ahilikte sosyal ilişkiler, dayanışma ve işbirliği pekiştirilmiştir. Üst yönetimden, çırağa kadar bütün çalışanların işbirliği içerisinde bulunması, bu felsefenin en önemli amaçlarından biridir.
  • Ahilikte üretilen kaliteli mal ve hizmeti ucuza satmak esastı. Kalitesiz bir malı fiyatından daha yüksek bir bedelle satan esnafın “pabucu dama atılırdı”.
  • Ahilikte israf haram olduğu ve maliyetleri arttırdığı için yasaktı. Üretilen mal ve hizmetlerde sıfır hata esastı.

Patent hakkına saygı

Satışa sunulan bazı mallar, bütün esnaf tarafından imal edilebilmekte, bazılarının ise üretimi, birkaç ustaya inhisar etmekte, hatta bunların fiyatları da diğerlerinden faklı olmaktaydı.

Herhangi bir usta tarafından icat edilen çeşidin patenti ise, sadece o ustaya aitti. Diğerleri, bu ürünü taklit etmeyecekleri hakkında taahhütte bulunmaktaydılar. Örneğin, seccade kilimini dokuyan esnaf içinde ağır kesme dokumanın patenti Nişo adlı bir gayr-i müslime aitti. Diğer ustalar da buna müdahalede bulunmamayı taahhüt etmişlerdi.

Ahilik teşkilatının vazgeçilemez temel değerlerinden olan “hizmette mükemmellik” ise asırlarca bütün hizmet çeşitlerinde kullanılmış, bilhassa üretimde kalitesizliğe müsamaha edilmemiş ve kalitesiz mal üreten meslekten ihraç edilmesine yol açmıştır.

Buna rağmen Ahilerin varlık nedeni olan mükemmel toplum düzenini kısmen kurdukları söylenebilir.

Toplumumuzu tarif eden Hans BARTH “Bütün Türkler bir fikir üzerinde teemmüle dalmış filozoflara benzerler. Göz ve ağızlarında kesif bir iç hayatının ifadesi okunur. Hepsinin hareketlerinde aynı ciddiyet, konuşma, bakış ve mimiklerinde ayrı itidal mevcuttur. İnsan Paşadan, küçük bir bakkala kadar bütün Türklerin aynı okulda yetişmiş, aynı asalet mertebesine sahip büyük senyörler olduklarını zanneder. O kadar ki, İstanbul’da bir halk tabakası bulunduğunun farkına bile varmaz.” (Djevad)

MESLEK SIRRI

Ahilik ahlâkına ait 740 kural bir anda öğretilmediği gibi, sanat ait bütün bilgiler de bir anda verilmezdi. Ahlâk, usul ve erkana ait bilgiler kitap haline getirilmesine rağmen, üretime veya sanata ait teknik bilgiler, yazılı hale getirilmemişti. O devirdeki birçok sanatçının sırları ve tekniği bu sebepten günümüze kadar ulaşmamıştır.

Ahi teşkilatlarında, çırağı en iyi şekilde yetiştirmek ustanın göreviydi. Bunun için usta, sanatın bütün inceliklerini ve sırlarını aşama aşama çırak ve kalfalarına öğretirken onların ahlaken de yetişmesi için gayret gösterirdi. Her zaman çırak ustasından, usta da çırağından gururla bahsedilmesini isterdi. Ahlâken yetersiz olanlara mesleğin tüm sırları öğretilmezdi. Bu sebeple Ahi teşkilatında keseri eline alan marangoz, malayı iyi tutan sıvacı, makası alan terzi olamazdı. Bir kişinin mesleğin bütün sırlarını öğrenebilmesi ve iyi bir usta olabilmesi için önce iyi bir meslek ahlâkına yani Ahi ahlâkına sahip olmalıydı.

PÜF NOKTASI

İnsanların sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik bakımdan yetişmesinde sözlü ve yazılı gelenek ürünlerinin etkili olduğu bilinmektedir. Destan, efsane, menkıbe, kıssa, fıkra ve benzerlerinden teşekkül eden bu ürünler ayrıca insanların mesleki, dini vb. yaşantı biçimlerinin oluşmasında da etkili olmuştur. Bunlara “işin püf noktasını öğrenmek” gibi hikayeleri olan deyimler de eklenebilir.

Vaktiyle testi, vazo, çanak-çömlek imal edilen kasabaların birinde, uzun yıllar bu meslekte çalışan bir kalfa, işinde uzmanlaştığına inanıp, kendi başına bir dükkan açmayı arzu eder olmuş. Ayrıca kendisinin de bir testi imalathanesi açacak kadar bu hususta bilgi birikiminin olduğunu ve buna da hakkı bulunduğunu belirtir. Usta, kalfanın bu tavrı karşısında önce tebessüm eder, sonra kendisin henüz işin püf noktasını öğrenmediğini söyler.

Kalfa, ustasının bu sözlerine itiraz eder, ustasının bu sonu gelmez nasihatlerinden bıkıp hırsa kapılan kalfa, ustasından icazet almadan bir dükkan açmış. Gider, bir testi imalathanesi açar, fırınını kurar testi imalatına başlar. Bütün işlemleri ustasının yanındaki gibi yaptığı, testi toprağında aynı hamuru kullandığı halde hiç sağlam testi üretemez.

Binbir emek ile yaptığı testiler, küpler, vazolar, sürahiler onca titizliğe rağmen orasından burasından yarılıp, çatlıyormuş. Zavallı kalfa bir türlü bu çatlamaların önüne geçemeyince, çaresiz, ve mahcup bir şekilde ustasına gidip durumu anlatmış. İşinin uzmanı tecrübeli usta:

-Sana demedim mi evladım, sen bu işin “püf noktası”nı henüz öğrenmedin. Bu sanatın uzmanlık gerektiren “bir püf noktası” vardır.

Eski kalfasına bu işin “püf noktası”nı öğretmeye karar veren usta, tezgaha bir miktar çamur koymuş ve kalfasına:

-Haydi, geç bakalım tezgahın başına da bir testi çıkar. Ben de sana bu işin “püf noktası”nı göstereyim, demiş.

Eski kalfa ayağıyla merdaneyi döndürüp çamura şekil vermeye başladığında usta, önünde dönen testiyi dikkatle takip edip arada bir “püf” diye üfleyerek zamanla testiyi çatlatıp bütün emekleri zayi edecek olan bazı küçük hava kabarcıklarını patlatıp yok etmiş ve böylece çırak da bu sanatın “püf noktası”nı öğrenmiş.

Her sanatın incelik, uzmanlık gereken kısmına da o günden sonra “püf noktası” denilmeye başlanmış.Ustasından “püf noktası”nı öğrenen ve ustasının duasını alan kalfa da dükkanına dönerek sağlam testiler üretmeye başlamış. Bu örnek olay, ustanın önemini ifade etmekle kalmayıp işi öğrendiğine dair ustasından olur almadan yapılacak çalışmaların da yarım kalacağını belirtir. Buna benzer anlatım türlerine fütüvvetnamelerde önemli bir yer verilmiştir. Fütüvvetnamelerde yer alan bu ve benzeri türlerin o günkü sanatkar ve ticaret adamlarının yetişmesinde önemli rolünün bulunduğu bilinmektedir.

ESNAF VE SANATKARLARINI DENETLEMESİ

Genel felsefelerine uygun olarak iş hayatının düzenlenmesinde de Ahi birlikleri, toplumu bir bütün olarak ele alıp, bütün sosyal grupların menfaatlerini düşünmüşlerdi. Çatışmacılığı reddederek, uzlaşmacı sosyal ve ekonomik ilişkilerin kurulmasını amaç edinen Ahi teşkilatlarının bu özelliği, sosyal huzuru sağlama açısından, insanlığa ışık tutacak temel motifleri taşımaktadı

Ahi birlikleri, üretim ile tüketim arasında denge kurarak üretici ile tüketici arasındaki ilişkilerin, sosyal huzuru sağlayacak şekilde gelişmesinin devamına çalışmışlardır. Bu maksatla zaman zaman üretim sınırlamaları getirerek emeğin değerini bulmasını sağlarken, geliştirilen narh (satış fiyatların idarece tespit edilmesi) sistemi ve standartlaşma ile tüketicinin korunmasını sağlamıştır.

Ahi birliklerinde kurulan denetim ve ceza sistemi ile esnaf ve sanatkarların meslek ahlâkına uygun tutum ve davranış içinde bulunup bulunmadıkları, teşkilat idarecileri tarafından sıkı bir şekilde denetlenirdi. Kurallara uymayan esnaf ve sanatkârlar kendilerine ders ve çevreye ibret olacak şekilde cezalandırılırdı. Denetimin etkili yapılabilmesi için bütün şikayet kapıları herkese açık bırakılmıştı.

Üretilen mallarda kalite ve standart arama tüketicinin korunması bakımından son derece önemli idi. Her birlik, üyelerinin imal ettiği ürünlerin kalite ve standardına göre fiyatlarını tespit ederdi.

Konulan nizama uymayanlar suçlarına göre cezalara çarptırılır, bu çeşit davranışla cezalandırılan suçluya “yolsuz” denilirdi. Yolsuz hammaddeyi piyasadan alamaz, kimse ona mal satmaz, o üretmiş olduğu malı kimseye satamazdı. Yolsuz kahvelere kabul edilmez, cemiyet toplantılarına giremezdi. Esnafın kendi içinde kurduğu bu oto kontrol sistemi son derece dikkat çekicidir.

Ahiliğin en önemli kuralını çiğneyerek kalitesi bozuk mal üreten, tüketiciyi aldatan, yüksek fiyatla mal satan esnaf ve sanatkara birlikten ihraç cezası verilirdi. Çünkü böyle bir kuralı çiğnemek, başta işyerindeki kardeşlerine, kendisine ahlâk öğreten hocalarına, sanatın sırlarını öğreten üstadına yapılmış büyük bir hakaret sayılırdı.

Üretilen mal ve hizmette standartların altına düşülmesi, sahte mal imal ederek gerçeğiymiş gibi piyasaya sürülmesi ve yapılan ikazların dikkate alınmaması gibi suçların cezası iş yerinin kapatılmasıyla sonuçlanmaktaydı. Kaliteyi bozanlar yanında, tespit edilen fiyatlardan daha yüksek fiyatla mal satanlara da iş yerini kapatmaya kadar varan ağır cezalar verilirdi.

Bozuk ve kalitesiz malı satın alan müşteriye, isteğine bağlı olarak ya malın bedeli geri ödenir ya da aldığı mal değiştirilirdi.

Ahilikte ceza, esnafın kurallara uyması için gerekli bir araç olarak düşünülmüş, çok ağır suçlar dışında aşağılayıcı cezalardan kaçınılmış, cezaların eğitici olmasına özellikle dikkat edilmişti.

Suçlar için aşağıda belirtilen cezalardan biri takdir edilirdi.

1-Suçluyu masraf ve ikram yapmaya zorlamak,

2- Dükkân kapatma, kurban kesme, lokma çıkarmaya icbar (zorlanma),

3- İptidaî madde (hammadde) tevziatından (paylaşımından, dağıtımından) hariç tutma,

4- Mamul mal satışlarından hisse ayırma

5- Selamlaşmamak, yardım etmemek, (umumi boykot)

Ahilik teşkilatında, esnaf ve sanatkarlar arasında son derece güzel işleyen oto-kontrol mekanizması hakimdi. Fakat bütün önlemlere, mesleki eğitiminin her aşamasında gösterilen inceliklere rağmen istisna da olsa bir takım hilekâr esnaflara rastlanıyordu. Hileli mal ve hizmet üretenlere ilk tepki yine Osmanlı esnaf ve sanatkarından gelmekteydi.

AHİLİK DÖNEMİNDE TÜKETİCİ HAKLARI

Sosyo-ekonomik ve tarihi bir kurum olan Ahilik teşkilatı Türk-İslam kültür ve medeniyetinin oluşturulmasında ve bilahare Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve büyümesinde önemli bir rol oynamıştır. Ahilik teşkilatının Anadolu Selçukluları ve Osmanlı Devleti döneminde Türk esnaf, sanatkar, sanayici ve ticaret erbabını asırlarca bünyesi içinde barındırmış iş ve meslek ahlakını kurup korumuştur. Ahiler, devlet düzeni içinde bu gibi teşekküller arasında kontrol mekanizmasını kurarken, tüketiciyi koruyan bir takım önlemler de almışlardır.

Ahilik sisteminde para amaç değil araçtı. Ahiliğin amacı; insanların dünya ve ahirette huzur içinde yaşamalarını sağlamaktır. Ahiler, kazandıkları para ile kendilerinin ve ailelerinin ihtiyaçlarını karşılarlar; arta kalan parayla da muhtaç durumda olan fakir ve yoksul kimselere yardım ederlerdi.

Ahiler müşteri ilişkilerine son derece önem verirlerdi. Ticaret ilişkilerde “müşteri velinimetimizdir” ilkesinin yerleşmesine vesile olan Ahi kültürüyle yetişmiş Türk esnaf ve sanatkarlarıdır. Bu söz bugün bile birçok işyerinde asılı olarak durmaktadır.

Tüketicilerin korunmasına büyük önem veren Ahiler, müşterilerin temel ihtiyacı olan bir çok ürünü, doğrudan doğruya üretim yapan işyerlerinden karşılayabilmesi için çarşılar kurmuşlardı.

İşyerleri, aynı sanat dallarında faaliyet gösteren esnafın bir yerde toplandığı “arasta” veya “çarşı” ismini taşıyan iş merkezleriydi. Tüketici hem istediği ürünü, bu çarşılarda daha çabuk bulmakta, hem de aynı cins ve kalitedeki ürünleri aynı fiyatla buralarda gönül rahatlığı içerisinde almaktaydı.

Demirden mamul araba parçaları, çeşitli nal, kağnı tekerleri, deriden mamul ayakkabı, bakırdan ve diğer madenlerden yapılan kılıç, kap kaçak, bıçak-kaşık üzerine kazınan işaret (çentik) imal eden ustanın “alamet-i farikası” yani amblemiydi. Bu amblem o ürünün adeta kalite belgesiydi, çünkü bu ürün aynı zamanda onu yapan ustanın, çalışanların ve işyerinin övünç kaynağı ve şerefiydi.

Dayanıklı tüketim malları cinsindeki çeşitli demir, bakır gibi madenlerden imal edilen eşyalar üzerine üreticinin bir işareti konulurdu. Bu işaret imal edenin “patendi-amblemiydi”. Bu amblem o ürünün adeta kalite belgesiydi, çünkü bu ürün aynı zamanda onu yapan ustanın, çalışanların ve işyerinin övünç kaynağı ve şerefiydi.

Bu bakımdan işyerinde çalışan çırak, kalfa ve ustalar bu şerefi birlikte paylaşırlar ve kendi ürünlerinin en iyi olması için gayret gösterirlerdi. Üretim esnasında çırağın veya kalfanın herhangi bir hatası derhal ustasına bildirir ve yapılan hata derhal düzeltilirdi.

Her tüketici bilirdi ki, esnafın kusuru veya kastından doğan zararı tazmin edebileceği bir teşkilat, şikayette bulunabileceği bir birlik vardı. Bu birlik ki müşterinin zararını tazmin ettiği gibi, buna sebep olan esnafı da kendisine ders, çevreye ibret olacak şekilde cezalandırırdı.

Ahi teşkilatında, kalitesi bozuk mal üreten, tüketiciyi aldatan, yüksek fiyatla mal satan ve kurallara uymayan esnaf veya sanatkara çok ağır cezalar verilirdi. Bu cezalar para veya hürriyeti kısıtlayıcı cezalar olmamakla beraber ondan daha tesirli ve daha caydırıcı olan birlikten ihraç cezasıydı.

Sicillere intikal etmiş hadiselerden, Osmanlı esnafının, hilekarların karşısında bulundukları ve bunlardan davacı oldukları görülmektedir. Verilen cezaya rağmen uslanmayanlar meslekten ihraç edilirdi.Bir malı bilerek eksik satmak suretiyle müşteriyi zarara sokanlara verilen ceza da oldukça ağırdı. Boyacı esnafından bir Ermeni, boyayacağı iplerin ağırlığını fazla, Türkmenlerin getirip sattıkları peynir ve yağların ağırlıklarını az göstererek halkı aldattığı için, boyacılar şeyhinin müracaatı üzerine dükkanından çıkarılmıştı

Herşeyden önce esnafta doğruluk aranırdı. Hileli, çürük iş yapmak, müşteriden tespit edilen fiyatın üstünde fiyat istemek, bir başkasının malını taklit etmek büyük suç sayılırdı. Noksan ölçü ve bozuk terazi kullananlar cezaya çarptırılırlar, sahte ve kalitesiz mal imal edenlerin ise malları toplanır, kendileri meslekten çıkarılırdı. Esnaf mütevazi kâra kanaat ederdi.

Sattığı süte su katan bir sütçünün kuyuya basıldığı, bozuk kantar kullananların ibret-i alem için çarşı-pazar dolaştırıldığı, ekşi pekmez satanın pekmezinin başına geçirildiği bilinmektedir. (28)

Elbise diktirmek isteyen birisi dükkana geldiğinde terzi müşterisinin ölçüsünü aldıktan sonra kumaşı tartar ve ölçünün yanına bunu da not ederdi. Elbise hazır olduktan sonra, artan parça ve kırpıntılarla birlikte elbiseyi tekrar tartar ve ondan sonra müşteriye verirdi.

Sekiz asırdan beri Müslüman Türkler arasında kullanılmakta olan “Pabucun dama atılması” deyimini hepimiz biliriz. Bu deyim bize geçmişteki örnek bir Ahi uygulamasından kalmadır.

Ahiliğin kurucusu ve esnaf ve sanatkarların piri olan Ahi Evran, ayakkabıcı esnafının bulunduğu çarşıdan geçerken onların yaptığı ayakkabıları inceleyerek, hileli gördüklerini kesip dama atar, dükkân kapatılır ve ayakkabı ustasının peştamalı kapının kilidine bağlanırdı. Müşteriye de yeni bir ayakkabı verilerek tüketicinin mağduriyeti önlenirdi.

Böyle bir olay olunca, bunun haberi esnaf arasında hızla yayılır, “filanca ustanın pabucu dama atıldı” denilirmiş. Pabucu dama atılan usta, utancından haftalarca insan içine çıkamaz, kimsenin yüzüne bakamaz, kendini af ettirmek için elinden geleni yaparmış. Çok zaman da bunlar kafi gelmez, terki diyar etmek zorunda kalırmış.

Örnek Olay:

Ahilik ahlâkıyla yetişmiş Osmanlı esnaf ve sanatkarında doğruluk esastır. Hileli satışa kesinlikle müsaade edilmezdi. Yabancı bir kumaş tacirinin Osmanlı ülkesine gelerek bir kumaş imalathanesinin mallarını beğenip hepsini almak istedikten sonra, mal sahibinin kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı ayırdığını görüp bu hareketinin sebebini sorması üzerine, Osmanlı esnafı “Onu sana veremem, kusurludur” cevabını verince;

Yabancı tacirin “Ziyanı yok, önemli değil” demesine rağmen Osmanlı esnafının o kumaş topunu vermemekte direterek: “ Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim, biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınızın orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece de müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı’nın gururu şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekar sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem” diyerek kumaşı vermemiştir.

OSMANLI DEVLETİ’NİN ESNAF VE SANATKAR NİZAMNAMESİ

Ve ekmekçiler işlediği ekmeğin ve çöreklerin çiği ve karası olmaya. Gözlenip eksik ölçü ve dirhemine bir akçe cerime alalar.

Ve kasaplar koyunu geceden temizleye ve arı (pak, temiz) satalar. Ve semizini saklayıp, zaifini boğazlamıyalar. Her zaman koyun tedarik edip keseler. Halka et yetiştireler. Ve kuzu ve sığır kasaplarına dahi kanun oluna ki dikkatlice ve temiz hizmet edeler.

Aşçısının pişirdiği et çiğ olmaya, tuzsuz olmaya ve pak kotaralar. Ve kase ve bezi temiz ola. Ve kazanı kalaysız olmaya ve çanakları eski ve sırçasız olamaya. Ve hizmetkarları kafir olmaya ve bellerindeki futaları (önlükleri) temiz ve yeni ola.

Başçıların pişirdiği baş ve başçısı görüle ki, temiz tutalar, temiz pişireler. Bayat, kirli ve kıllı olmaya.

İşkembeciler işkembeyi iyice temizleyip temiz su ile yıkayıp temiz su ile pişireler ve pişkin ola ve sirkesi ve sarımsağı tamam ola.

Börekçiler de gözlene. Hamurları arı undan ola. Meyanesi soğanlı ola. Koyun etinden başka et karışdırmayalar.

Yaş ve kuru meyveler ve başka yiyecekler; üzüm, incir ve benzeri meyveler on-onbir akçe üzerine (%10 kar ile) satıla. Bahçelerden gelen yemiş yüzleme (yüzü iyi, altı kötü) olmaya. Üstü nasılsa altı da öyle ola. Pazar yerlerinden başka yerlerde satılmaya. Yolda karşılayıp satın almak isteyeni muhtesib (görevli, zabıta) tutup siyaset ede(cezalandıra).

Yoğurtçuların yoğurdu da gözlene. Nişasta ve su katmayalar. Kaymakçılar, peynirciler ve turşucular dahi gözlene. Turşu sirke ile kurula, kepek ve ekşisi kurulmaya.

Helvacılar, pekmezciler, şerbetçiler dahi gözlene. Şerbet miski ve gülabi (kokulu) ola. Ekşi ve sulu olmaya. Hoşafçılar dahi gözlene. Hoşafları ekşi olmaya ve gayet temiz ola.

Terziler dahi gözlene. Her çeşit elbiseyi verilen narh(idarece tespit edilen azami fiyat) üzerine dikeler. Dikmek için aldıkları kaftanları vaktinde vereler. Eğer bir kişinin kaftanı kısa ve dar ve yaramaz dikilmiş olsa kadı marifetleriyle haklarından geline.

İpekçiler de gözlene. İpekleri düz ola. Ve gömlekçiler de gözlene, aldıklarına göre satalar, sağlam dikeler, yenleri normal ve bol ola.

Çuhacılar, takyeciler, atlasçılar ve bürüncekçiler de gözlene. Kusurlu, eksik ve kötü işlemeyeler. Her ne dikerse yeni kumaştan dikile ve mücevvezenin astarı çok çirişli olmaya, iyi dikile.

Çizmecilerin ve ayakkabıcıların işledikleri kalp olmaya. Gayet iyi ola. Günü dolmadan delinirse ceza göre. Cezası akçe başına iki gün (hapis) hesabıyladır. Lakin gön veya sahtiyan delinirse suç debbağındır.

Ve mutaflar (kıldan ip vb şeyler dokyan kimse) ve keçeciler dahi gözlene. Keçeyi çiğ pişirmeyeler, adet üzere yapalar.

Demirciler de gözlene. İşledikleri demiri kalp işlemeyeler ve illet (özürlü) etmiyeler. Ve kazancılar dahi gözlene. Kazanın ve haranın kulpunu demirden değil bakırdan yapalar. Ve kalaycılar kalayladıkları nesneyi gayet iyi kalaylıyalar kalp ve illet etmeyeler.

Ve nalbantlar dahi gözlene. Katırı dört akçeye, eşşeği üç buçuk akçeye nallayalar. Mıh eğrilip atılsa nalbant üzerinedir. İnad ederse tedip (terbiye) edeler.

Ve bıçakçılar dahi gözlene. Dımakşi (Şam işi) diye Frengi (Avrupa işi) işlemeyeler ve satmayalar. Cinsi cinsiyle satalar. Ve iğneciler dahi işledikleri iğneyi iyi işleyler. Demir iğneyi Dımakşi diye satmayalar.

Ve kuyumcular gözlene. Emin kimse ola. İşin sadesini (düzünü) dirhemini bir akçeye; menyakar (süslü) işini ikiye işleye.

Yapı ustaları ve dülgerler günde yemekli on akçeye işleyeler. Gün doğarken gelip gün inmeden gitmeye. Kiremitçiler de gözlene, çiğ pişirmeyeler. Ve kerpiçciler kerpici sıkı ve kalın edeler.

Ve tahıl pazarında satılan buğday ve arpa ve huhubat her ne ise, samanlı ve kesmüklü olmaya, temiz ola ve tamam ölçeler. Ve kile (ölçek) damgalı ola. Eksik ya da fazlası bulunursa şiddetle cezalandıralar. Sabuncular ve mumcular dahi gözlene. Sabun iyi ola, pişmiş ola ve yarık olmaya. Mumlar ise çirkli ve kokar yağdan olmaya. Fitili yoğun (katı ) olmaya.

Ve oduncular dağda çok yükleyip şehre yakın gelince yükü eksütmeye, adetçe normal ola. Hayvana fazla yük yüklemeyeler, nalsız gezdirmeyeler, semerleri eski olmaya.

Attarlar (baharatçılar) dahi gözlene. Sattıkları şeyler zağferanili ve yağlı olmaya. Baş şekerini üç kağıttan ziyadeye sarmayalar. Frengi şekeri iyi şeker fiyatına satmayalar.

Bezzazlar (bez satan, manifaturacı) dahi gözlene. İbrişimi (bükülmüş ipek ipliği) iyisine karıştırmayalar ve arşınları eksik olmaya. Ve boyacılar her ne rengi boyarlarsa iy edeler. Bezi taş üstünde döğüp zarar vermeyeler ve boyalı bezi yol üstünde asmayalar.

Ve hamamcılar hamamı pak ve temiz tutalar. Peştemallari delikli ve kısa olmaya. Kafire ayrı rida (havlu ) vereler ve kafir yüzün sildiği rida ile müslüman yüzün silmeye. Velhasıl müslümanların her nesnesi ayrı ola. Eğer inad ederlerse muhkem ta zir edip haklarından geline.

Ve değirmenciler dahi kimsenin buğdayını, arpasını değiştirmeyeler ve değirmeni başı boş bırakmayalar ve yabana gitmeyeler. Taşlarını vakti geldikçe dişeyeler. Haklarından artık tereke almayalar ve çalmayalar. Herkes nöbetle öğüde ve bir kişinin terekesini çıkarıp bir başkasınınkini koymayalar. Değirmende tavuk besleyip halkın ununa ve buğdayına zarar vermeyeler. Vakitlerini bilmek isterlerse ancak bir horoz besleyeler. Eğer inad ederlerse muhkem haklarından geline.

AHİLİKTE MESLEK SEÇİMİ

Ahi birliklerinde meslek seçimine ve iş bölümüne önem verilirdi. Ahiler kabiliyetlerine uygun bir işte çalışırlar. İkinci bir iş peşinde koşmazlardı. Gençler yamaklık ve çıraklık aşamasında iken bir kısım testlere tabii tutularak yetenekleri tespit edilerek, hangi meslekleri sevdikleri belirlenirdi. Gençlere kabiliyetleri ve ülke ihtiyaçları doğrultusunda gelecek vadeden mesleklerde eğitim verilirdi. Böylece meslek seçimi rastlantıya veya bilimsel olmayan sistemlere bırakılmazdı.

Ahilikte insanların iş değiştirmeleri veya birden fazla işle uğraşmaları hoş karşılanmazdı. Bu sebeple, Ahinin birkaç iş veya birkaç sanatla değil, kabiliyetine en uygun olarak sevdiği tek bir iş veya tek bir sanatla uğraşması ahlâk kaidesi haline getirilmişti. (30)

Ahi birliklerinde iş bölümü ekonomik olduğu kadar bir ahlâk problemi olarak da ele alınmıştı. Herhangi bir işte karar kılmayarak sık sık iş ve meslek değiştirmek ancak sebatsız ve istikrarsız bir ruh yapısına sahip olanların yapacağı davranış olarak kabul edilirdi. Böyle insanlar ise Ahi olabilecek ruh disiplinine sahip olarak kabul edilemezdi.

Ahi birliklerindeki iş değiştirmeme ve birden fazla işle uğraşmama ilkesi, sanatkarların kendi mesleklerinde daha rahat ilerlemelerini de sağlamıştır. Başka bir iş yapma ihtimali bulunmadığından, sanatkarlar bütün düşünce ve gayretlerini işlerine vererek bugün hayranlıkla seyrettiğimiz şaheserleri meydana getirmişlerdir.

USTALIK MERASİMLERİ

Geleneksel usta-kalfa-çırak sistemini şu şekilde özetlemek mümkündür. Yaşı ortalama 12-13 olan çocuk, velisi tarafından kabiliyetleri doğrultusunda, herhangi bir sanat dalında faaliyet gösteren bir ustanın yanına belli bir süre çalışmak ve mesleği öğrenmek üzere çırak olarak verilirdi.

Usta eğer işyerinde ya da atölyesinde yeni bir çırağa ihtiyacı varsa çocuğun fiziki kabiliyetini ve moral karakterini anlamak için geçici bir süre çalışmasına müsaade ederdi. Böylece yanında çalışmaya başlayan çocuğun başarısını, kabiliyetini küçük işler yaptırmak suretiyle gözlemleyen usta, yeni çırağın dürüstlüğü hakkında da kanaat sahibi olmak isterdi.

Öte yandan ustalar, yanlarında çalışan çırak ve kalfaların arkadaş seçimine de dikkat ederlerdi. Çünkü iyi arkadaşların, iyi bir sanatkâr olmada olumlu katkıları olacağına inanılmaktadır. Bu kısa gözlemlerden sonra çocuk kabiliyetli, çalışkan, dürüst ve güvenilir bulunursa o iş yerinde çırak olarak çalışmasına izin verilir. Böylece 3 yıldan 5 yıla kadar değişen bir zaman zarfında ustası, çırağın hem mesleki hem de manevi hocasıydı. Ayrıca usta, o sanat dalındaki manevi liderleri, meşhur şahsiyetleri ve onların hayat hikâyelerini, zaman zaman çocuğa aktararak, çocuğun bu sanatkâr grubunun bir üyesi olmasına yardımcı olurdu.

Ahilikte esnaf ve sanatkârlara işyerinde yamak, çırak, kalfa ve usta hiyerarşisi ile mesleğin incelikleri öğretilirken, akşamları toplanılan Ahi zaviyelerinde de ahlâki eğitim uygulanırdı. Böylece hem kendi çalıştığı mesleğin, hem de diğer meslek kollarının bir peygambere ya da bir pîre dayandırıldığını gören ve bunların örnek alınması lazım geldiğine inanan çocuk, yıllar önce o meslekte tesis edilen disiplinin sürdürülmesine inanırdı.

İşe başlarken mesleğin pîrinin saygıyla anılması uyulması gereken kuralların başında geliyordu. Böylece manevî bir alanın denetimi ve himayesinde ekonomik hayat, Ahilik çerçevesinde düzen altına alınmış oluyordu.

Çıraklıkta geçen ilk yılı ustayı devamlı gözleme ve öğrenme dönemi olarak değerlendirebiliriz. Usta ile çırak arasındaki ilişki tarzı bir çeşit itaat ve saygıyı içerir. Usta kısmen öğretici kısmen de baba rolünü üstlenmiştir. Bu yüzden çırağı, ailesinin bir ferdi gibi görerek ona şefkatle muamele etmek durumundadır.

Ustalığa yükselebilmek için üç yıl kalfa olarak çalışmak lazımdı. Bu süre içinde, hakkında şikayet olmayan, kendisine verilen görevleri dikkatle yerine getiren, özellikle çırak yetiştirme hususunda titiz davranan, diğer kalfalarla iyi geçinen, müşterilere karşı iyi davranan, bir dükkan idare edebilecek duruma gelen kalfalar hususi bir merasimle ustalığa yükselirdi.

Ahi birliklerinde ustalık merasimi büyük bir manevi atmosferde gerçekleştiriliyordu. Estirilen manevi hava usta adayının din ve inançlarına olan bağlılığını kopmaz derecede perçinlemekte, iş ahlâkına, müşteri ilişkilerine, kalite ve standarda önem vermesini sağlamaktaydı.

Sanat kolunun diğer usta ve kalfaları, o mahallin önde gelenleri, çırağın babası ve dinî lider törene davet edilir. Yemek yendikten sonra usta ayağa kalkar, ustalığa terfi edecek çocuğun uzun zamandır yanında çalıştığını, sanatın inceliklerin öğrendiğini ve kalifiye eleman haline gelebilmek için moral karakteri de en iyi şekilde sergilediğini davetliler huzurunda ilan ederdi. Kalfanın kendi işyerini açabilmesi ve öğrendiği sanatıyla geçimini temin edebilmesi anlamına gelen “destur” verirdi.

Ustalık merasiminde Ahi şeyhi teraziyi göstererek;

” Ey Oğul!

Can ve gönül kulağı ile işit ustalığa destur istersin. Mesleğindeki ehliyetini kendin işinle ispatladın. Yol kardeşlerin, ustan seni övdüler, dünya davranışlarında sana kefil oldular. Ahiret işlerinde de seni hak yolunda yürür, dinini diyanetini bilir,söylediler. Memnun olduk, mütehassıs olduk. Yüce mevlamızdan cümle mümin kulları ile birlikte seni de dünya ve ahiret nimetlerine kavuşturmasını niyaz eyleriz…

Ey Oğul!

Hak al hak ver. Kimseye dediğinden eksik verme ki, Hak Teala kazancına ve ömrüne bereket vere. Ve her zaman teraziyi eline alasın, ahiret terazisini anmak gerekirsin. Yakında bilesin kim, helale hesap ve şüpheye itip ve harama azap olsa gerek. Haydi oğul, ona göre dirlik işin gereksin…”

Ahi Baba’nın Ustalığa yükselen gence nasihati:

“Harama bakma,

Haram yeme, haram içme,

Doğru, sabırlı, dayanıklı ol,

Yalan söyleme,

Büyüklerinden önce söze başlama,

Kimseyi kandırma,

Kanaatkar ol,

Dünya malına tamah etme.

Yanlış ölçme, eksik tartma.

Kuvvetli ve üstün durumda iken affetmesini,

Hiddetli İken yumuşak davranmasını bil ve

Kendin muhtaç iken bile başkalarına verecek kadar cömert ol.”

Ustalık töreninin “helâllık” bölümünde ustası, yeni usta olan kalfasının arkasını sıvazlayarak şöyle derdi:

“Bilginlerin dediklerini, esnaf şeyhinin nasihatlerini, benim sözlerimi tutmazsan; ana, baba, öğretmen, usta hakkına riayet etmezsen, halka zulüm edersen, kafir ve yetim hakkı yersen, özetle Allah’ın yasaklarından sakınmazsan yirmi tırnağım ahirette boynuna çengel olsun” 

Ayrıca ustalığı istenilen kalfaya sembolik olarak sanatla ilgili bir-iki tane aletin verilmesinden sonra usta adayı, ustanın ve diğer yaşlıların ellerini öper ve şükranlarını dualara eşlik ederek arz eder. Diğer usta ve kalfalar tarafından, bu terfiyi ve yeni kalfanın aralarına katılışını sembolize eden “peştamal kuşanma” ve Kur’an-ı Kerim’den “ayet” okunmasından sonra “ustalığa kabul ediliş töreni” tamamlanmış olur.

ALIŞ VERİŞ MERKEZLERİ ÇARŞI VE BEDESTENLER

Ahi birliklerinde aynı meslekte faaliyet gösteren esnaf ve sanatkarların genellikle bir çarşısı vardı. “Bedestan”, “Arasta” veya “Uzun Çarşı” denilen bu iş yerlerinde aynı meslek kolunda çalışanlar bir arada bulunurlardı. Çarşısı olan esnafın, bazı meslekler hariç, çarşı dışında dükkân açması mümkün değildi.

Çarşılar esnafının ismiyle anılırdı. Örneğin önemli bir Ahi şehri olan Trabzon’da tarihte kunduracı esnafının faaliyet gösterdiği çarşıya “Kunduracılar Çarşısı”, bakırcı esnafının faaliyet gösterdiği çarşıya “Bakırcılar Çarşısı”, çömlekçi esnafının bulunduğu çarşıya da “Çömlekçiler Çarşısı” adı verilmiştir. Bu isimler bugün bile kullanılmaktadır.

Yalnız şekerci, ekmekçi, berber ve nalbantlara çarşı dışında dükkân açmaya izin verilirdi. Bu şekilde, hem tüketici, istediği ürünü daha çabuk ve de kolaylıkla seçme imkanı buluyor; hem de esnaf, birbirini kontrol edebiliyordu.

Ayrıca çarşılar müşterilere, ürün çeşitlerini görebilme ve seçip alma imkanı tanıdığı gibi, satıcılar arasındaki kalite ve fiyat farkını de izleme şansı veriyordu. Çarşı çatısı altında toplu halde bulunan esnaf ve sanatkarların mesleki ve ahlâki eğitimi kolay oluyor, teknik gelişmeleri daha yakından izleme şansı doğuyordu.

Çarşılarda yer alan esnafın bir arada üretim ve pazarlama yapması, hem kalite kontrolü bakımından hem de satış hizmetlerindeki doğruluk ve dürüstlük bakımından oldukça önem taşımaktaydı. Zira dürüst esnaf, imalatın, belli bir standardın altına düşürülmesine karşı idi.

Her esnafın kendine has bir sancağı ve bir de alemdarı vardı. Genel olarak bu sancak yeşil atlastan olur, üzerine ayetler yazılır, kırmızı beyaz ipekten bir kordonun ucunda da esnafın alameti, amblemi bulunurdu. Nalbantların alameti bir gümüş nal, ayakkabıcıların ise bir çift patikti. Ahilikte bütün sanatların pîri vardı. Ahilerin sanatlarının pirlerinden kendi ustasına kadar olan büyüklerine içten bağlanmaları istenirdi.Meslek pîrleri o sanatı yapmış peygamberler arasından ve ulu kişilerden seçilmişti. Bazı mesleklerin pîrleri şunlardı.

Tüccarların pîri Hz. Muhammed

Çiftçilerin pîri Hz. Adem

Berberlerin pîri Selman-ı Farisi

Debbağların (derici) pîri Ahi Evran

Ahiler yüzyıllar önce kurdukları çarşı sistemini ile günümüzde iş merkezlerinin, büyük marketlerin, süpermarketlerin kuruluşuna öncülük etmişlerdir. Bu kurumlar arasındaki en büyük fark hiç kuşkusuz “Ahilik ahlâkı” olduğu açıktır

Ahiler, kurdukları çarşıların kapılarını birbirinden güzel sözlerle süslüyorlardı.

Denizli Babadağ Çarşısı kapısındaki şu dizeler yer almaktaydı.

Sevgi göster herkese ha!

Selamdan kaçınma sakın.

İnsanları ayırma ha!

Hepsine adil ver hakkın.

Niyetin iyi olsun ha!

Her şeyin gerçeğini söyle.

Hayırlı’dan ayrılma ha!

İyi anlaş herkes ile.

Etrafına dostluk saç ha!

Eser kalır sen gidersin.

İyi belle unutma ha!

Önce hizmet sonra sensin.

BEDESTENLER

Bedesten kelimesi, bezciler çarşısı anlamına gelir. Çok eskiden değerli kumaşların satıldığı yerlere denilen bezzazistan, zamanla Osmanlı toplumunda bedesten ismini almıştır. Ticari hayatın çekirdeğini oluşturan bu kompleksler, zamanla kıymetli malların (mücevher, porselen, ipekli kumaş, silah vs.) alım-satımına tahsis edilmiştir.

İstanbul’da bu isim adı altında; Cehavir, Sandal ve Galata Bedesteni olmak üzere üç bedesten bulunmaktadır. Evliya Celebi’nin seyahatnamesinde bahsettiği Trabzon’un Çarşı Mahallesi’nde bulunan bedesten Trabzon’un en önemli bir ticaret merkeziydi.

Bedestenlerin bina itibariyle sağlam ve üstü kapalı olması şarttır. Bundan dolayı bedestenler, dış etkilere ve yangınlara karşı korunması amacıyla taştan yapılmıştı.

Bedesten, çarşı olarak hizmet vermeye başladığı zaman içerisine dayanıklı ağaçlardan “dolap” adı verilen yüzlerce küçük dükkân yapılmış ve içleri oyma hücreler, çekmecelerle donatılarak hizmete sunulmuştur. Bu dolapların her biri emniyet sandığı yahut banka kasası gibi hizmet görmekle bedesteni şehrin en zengin binası yapmıştır.

Halk ve çarşı esnafı ağzı mühürlü sandıkları bedestene getirir ve el senedi gibi bir belge alarak gönül huzuru ile evlerine gidermiş. Ama hiçbir vakit kimsenin malı karışmamış ve kaybolmamış. Eğer kasayı açmak gerekirse bir bölükbaşı kasa sahibini kasasının başına götürür, sonra sandıktaki eşyanın gizliliğine riayet etmek üzere yanından uzaklaşır ve hatta ona sırtını dönerek müşterinin rahatça alacağını almasını ve koyacağını koymasını sağlarmış. Her sandık bizzat sahibi tarafından mühürlenir ve bedesten görevlileri bu mühürlerin bozulmamasından sorumlu tutulurmuş.

Bedestene emanet edilip de, uzun zaman alınmamış ve mirasçısı çıkmamış olan eşya ve mallar devlet hazinesine aktarılır, hayır işlerine harcanırdı.

Ahi Çarşısında Bir Sabah

Sabahleyin, dükkânlar açıldığı zaman her esnaf birlik odalarının önünde toplanır, bir kişi umum adına dua eder, sonra da dağılarak herkes dükkânını besmele ile açardı. Sabahleyin ilk müşterisiyle alış veriş yapan bir esnafa, ikinci müşteri gelirse komşusu henüz alış veriş yapmamışsa, esnaf müşteriye bütün samimiyetle şöyle derdi:

Kusura bakma efendim, Allah (C.C.) bereketini vere, ben bu sabah siftah yaptım. Senin istediğin mal karşı dükkanda da var. O daha siftah etmedi. Siz oradan alın.

DÜKKÂNLARI SÜSLEYEN GÜZEL SÖZLER

Ahilik, ülke kaynaklarını gerçekçi biçimde harekete geçiren, âdil bir gelir dağılımı sağlayan, sosyal dayanışma barış kardeşlik meydana getiren dengeli ve verimli ekonomik sosyal sistemdir. Ahiler, esnaf, tüccar ve diğer sahalardaki meslek guruplarının örgütlenmesini sağlayarak sosyal ve ekonomik düzenin kurulmasına katkıda bulunmuşlardır.

Başarılı olmak için bilgiyi, başkasının esiri olmamak için doğruluğu prensip edinen Ahi, vicdanını, kendi üzerine gözcü koyan adamdır. Ahi helâlinden kazanan, yerine ve yeterince harcayan, ölçü, tartı ehli olan, yararlı şeyler üreten ve yardım edendir. Kalbi Allah’a, kapısı yetmiş iki millete açık olan; mürüvvet ve merhamet sahibi, cömertliği esas alan; ahlâkı ana sermaye edinip akıl yolundan yürüyen; ilim isteyen ve ilmiyle amel edip yararlı çalışmayı elden bırakmayan kişiler Ahilerdendir.

Bu temel felsefeye sahip olan Ahiliğin, topluma tanıtılmasında, düşünce ve eylemlerin benimsetilmesinde kullanılan en etkili iletişim metotlarından biri, esnaf dükkânlarına asılan, özlü sözlerin yer aldığı levhalardır. İletişim vasıtası olarak kullanılan levhalarda, Ahilik kurumunun temel prensipleri ele alınarak, toplumun düzeni için, insanlığın sahip olması gereken hasletler yaygınlaştırılmaya çalışılmıştır.

Ahiliğin kültürel göstergelerinden olan esnaf dükkânlarındaki levhalar, mısralarında gizli olan kodlarla, taşıdığı anlamlarla, insanların sahip olmaları gereken hasletleri dile getirirler. Genellikle, ünlü hattatlar tarafından işlemeli, yaldızlı çerçeveler içine, eski, bazen de yeni harflerle yazılan beyit/dörtlüklerden oluşan bu levhalarda, yüzyıllar boyu varlığını sürdüren Ahilik felsefesi dile getirilmiştir. (37)

Bir dükkânda :

Her sabah Besmeleyle açılır dükkânımız.

Hakk’a iman ederiz, Müslümandır şanımız.

Eğrisi varsa bizden, doğrusu elbet sizin.

Hiylesi hurdası yok, helalinden malımız.

Müşterilerimiz velinimet, yaranımız yarimiz.

Ziyadesi zarar verir, kanaattir kârımız.

Bir aşçı dükkânında:

Her taamın (yiyeceğin) lezzeti ta ki dimağdan (beyinden) çıkar,

Tuz ekmek hakkını bilmeyen akıbet(sonunda) gözden çıkar.

Balıkçı dükkânında:

Ehl-i aşka müptelayım(tutkunum) nemelazım kâr benim,

Mal ve mülküm yoktur amma kanaatim var benim.

Bir helvacı dükkânında:

Dolandım misl-i cihan(cihan misali) bulamadım başıma bir tane tac,

Ne eğride tok gördüm ne doğruda aç.

Bazı dükkânlarda:

Dükkân kapusu Hak kapusu, Hakkına yalvar,

Çeşmim (gözyaşım) gibidir çeşmeleri akmasa da damlar.

Bir şekerci dükkânında.

Sade pirinç zerde olmaz bal gerektir kazgana (kazana),

Baba malı tez tükenir, evlat gerek kazana.

Bir dükkânda:

İnsana sadakat yaraşır görse de ikrah (iğrenmek, diksinmek),

Yardımcısıdır doğruların Hazreti Allah.

Bir dükkânda:

İlim ve sanattan haberdar olmayanlar aç olur,

Müflis (iflas eden) ve bîvâye(yoksul) kalur, herkese muhtaç olur.

Berber dükkânında:

Her seherde besmeleyle açılır dükkanımız,

Hazret-i Selman Pak’tır pîrimiz üstadımız.

Lâfla dükkân açılmaz, boş yere etme telâş

Selmân-ı Pâk de gelse parasız olmaz tıraş

Bir hamamda ve bir saatçi dükkânında:

Gelen gelsin saadetle,

Giden gitsin selametle.

Marangoz dükkânında:

Sefa geldin ey müsafir, ısmarla kahve içelim,

İşçi ile sohbet olmaz, bir merhaba der geçelim.

Yine başka bir iş yerinde:

Doğru olsan ok gibi elden atarlar seni

Eğri olsan yay gibi elde tutarlar seni

Menzil alır doğru ok elde kalır eğri yay,

 

İŞ YERİ TAHDİDİ

Osmanlı Devleti, bugün Almanya, Fransa vb Avrupa Birliği ülkelerinde olduğu gibi piyasadaki kapasite değişikliklerini dikkate alarak belli bir “plan” dahilinde işletmelerin açılmasını denetim altına almıştı. Böylece dükkân açılmasına bir sınırlama, bir tahdit getirilmiştir.

Bir kişinin dükkân açabilmesi için önce yamaklıktan çıraklığa, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan da ustalığa yükselmesi gerekiyordu. Fakat usta olan herkes dükkân açma hakkına sahip değildi. Ustanın, kalfalığı boyunca, ustasının verdiği işleri özenerek yapmış olması; diğer kalfa ve çıraklarla iyi ilişkiler kurmuş olması, hakkında hiç şikayet yapılmamış olması gerekliydi.

Esnafın dükkân açabilmesini belirleyen diğer bir husus da, esnaf birliğinin toplam dükkân adedi ile ilgiliydi. Ustanın dükkân açma hakkı olsa bile, arz ve talep dengeleri dikkate alınarak tespit edilen ve esnaf birliğine tahsis edilen dükkânların dışında başka bir dükkân açılamaz, toplam dükkân adedi de aşılamazdı

Özetle belirtmek gerekirse, bir kişinin dükkân açabilmesi için ;

1- Dükkân açmak isteyen kişi sırasıyla yamak-çırak-kalfa-usta eğitimlerini tamamlamış olmalıdır.

2- Dükkân açmak isteyen kişi bu eğitimler sırasında ustası, çevresi ve meslektaşları tarafından taktir edilmiş biri olmalıdır.

3- Dükkân açmak istediği bölgede esnaf birliklerine tahsis edilen dükkân sayısı aşılmamış olmalıdır.

Birçok esnaf kollarında dükkân, dokumacılar gibi tezgahta çalışanlarda ise her ustanın sahip olduğu tezgah sayısı tespit ediliyordu. Bu tespitler sırasında, ustaların hepsi birbirine, kethüdaları (esnaf başkanı) ise bütün lonca mensuplarına, resmi makamlar önünde kefil oluyorlardı.

Mevcut dükkân sayısının arttırılıp arttırılamayacağına da esnaflar aralarında karar veriyorlardı. Eğer, iş sahaları genişse, artışı kabul ederlerdi.

Esnaf birliklerinin aralarında yıkıcı bir rekabete girerek zarar görmelerini önlemek, üretimin devamlılığını sağlayacak iktisadi-hukuki tedbirleri almak, mal ve hizmetlerin kaliteli üretilmesini ve kalitesine uygun bir fiyatla satılmasını temin etmek, sanatın inceliklerini bilmeyen vasıfsız kişilerin hem kalitesiz üretim yaparak hem de yüksek maliyet ve fiyatta mal üreterek tüketiciye ve ekonomiye zarar vermesini ve haksız kazanç elde edilmesini önlemek, devletin genel üretim-tüketim politikalarının başlıca hedefleriydi.

Bu geleneğin zaman zaman alışılmış usullerin dışına çıkılarak ihlal edildiği görülürdü. Fakat mesleğin ustaları bu durumda, ilgili makamlara haber vererek kurallara uyulmasını isterlerdi. Nitekim Büyükçekmece’de ekmek fırını açmak, ekmek üretmek ve satmak nizamına karşı çıkanları, esnaf şikayet etmiş ve bu hususta çıkan karar Büyükçekmece kadısına bildirilmiştir.

AHİ BİRLİKLERİNDE EKONOMİK VE SOSYAL KURUMLAR

Ahi birliklerinin en önemli özelliklerinden biri de Ahilik düşüncesine uygun şekilde iktisadi hayatın düzenlenmesi için bir araç olarak kullanılmak üzere kurulan ve işletilen orta sandıklarıdır.

Ahi teşkilatı, faaliyetlerini sürdürebilmeleri ve sosyal dayanışmayı sağlayabilmeleri için Ahilik düşüncesine uygun bazı müesseseler kurmuşlardır. Her Ahi birliğinin, orta sandığı, esnaf vakfı, esnaf kesesi veya esnaf sandığı vardı. Teşkilat bu yardım sandığı vasıtasıyla üyelerine sosyal güvenlik sağlar, onları tefecilerden korur ve hammadde temin ederdi

Orta Sandığı

Her Ahi birliğinin bir orta sandığı vardı. Sandığın gelir ve giderleri belirli bir denetime tabi tutulurdu. Orta sandığı, birlik yönetim kuruluna bağlı ayrı bir şube olarak faaliyet gösterirdi. Sandığın kredisi olarak oluşturulan fon ile yardımlar için ayrılan paralar farklı hesaplarda toplanırdı.

Orta Sandığının Gelirleri:

  1. Üyelerin aidatları,
  2. Yamaklıktan çıraklığa, çıraklıktan kalfalığa ve kalfalıktan ustalığa yükselirken ödenen bir nevi terfi harçları,
  3. Teşkilata ait mülklerin gelirleri,
  4. Askere alınan kalfa veya ustanın eşi ve çocukları için birlikçe toplanan yardımlar,
  5. Çeşitli bağışlar sandığın diğer gelir kaynaklarını teşkil ederdi.

Orta Sandığının Giderleri:

  1. Teşkilat için lüzumlu harcamalar orta sandığından yapılırdı.
  2. Birliğe ait mülklerin tamir masrafları, çeşitli vergiler, görevlilerin maaşları, sosyal gayeli esnaf toplantılarının ücretleri sandıktan ödenirdi.
  3. Fakirlere çeşitli vesilelerle orta sandığından yardımlar yapılırdı.
  4. Birliğe kayıtlı üyelere orta ve uzun vadede kredi verilirdi.
  5. Teşkilatın güçlenmesi için alınan mülklerin bedelleri de sandıktan ödenirdi.
  6. Esnaftan maddi durumu iyi olmayanlara, güçsüzlere, sakatlara ve hastalara da bu sandıktan yardım yapılırdı.
  7. Birlik üyelerinden ihtiyaç sahiplerine orta sandığından borç para verilirdi.
  8. Esnafa lazım olan hammadde, teşkilat tarafından satın alınarak üyelere dağıtılırdı. Satın alınan malın bedeli orta sandığından ödendikten sonra taksim işlerine başlanır ve malların bedelleri esnaftan toplanırdı.

Ahi birliklerinin orta sandığından ihtiyaç sahibi “Haricîler” ve “Dahilîler” olarak adlandırılan üyelerine yardım yapılırdı. Haricîleri temsil edenler, emekliler, düşkünler, sakatlar ve fiilen çalışmayanlardı. Dahilîler ise iş yerlerinde fiili olarak çalışan çırak, kalfa ve ustalardan meydana gelmekteydi.

Altı Kese

Ahi birliklerinin hazinesi demek olan orta sandığında altı kese (torba) bulunurdu. Bunlardan;

Atlas kesede, sandığa ait her türlü yazışma evrakı saklanır.

Yeşil kesede, esnafa ait vakıf gelirleri, senetler ve mülklerin tapuları toplanır.

Kırmızı kesede, gelir getiren senetlerin ve evraklar saklanır.

Örme kesede, sandığın nakit paraları saklanır.

Ak kesede, her türlü giderlere ait senetler ve vesikalarla, geçmiş yıllara ait hesaplar muhafaza edilir.

Kara kesede, vadesinde tahsil edilmemiş alacaklara ait senetler ve bunlarla ilgili diğer evrak saklanırdı. Bu kese sandığın diğer keselerine göre en az işlem gören bölümüydü. Çünkü esnaf borcuna sadıktı.

DEMOKRASİ VE SİVİL TOPLUM

Geçmişte olduğu gibi günümüzde de toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için üretilen mal ve hizmetler; kamu kuruluşları, özel sektör kuruluşları ve gönüllü (sivil toplum) kuruluşlar tarafından yerine getirilmektedir.

Sivil toplum, örgütlü bir toplum anlamına gelmektedir. Toplum örgütlenerek, temel hak ve hürriyetlerini, ekonomik, sosyal ve siyasi menfaatlerini koruma ve kollama imkanını elde eder. Sivil toplum kuruluşlar, günümüzde “üçüncü sektör” kuruluşlar olarak tanımlanan, devletin dışında var olan gönüllü kuruluşlardır. Bu kuruluşlar kâr amacı gütmeksizin, toplum yararı için, gönüllü olarak bir araya gelen vatandaşların oluşturduğu bir kuruluş, bir sektördür. Üçüncü sektör kuruluşlara örnek olarak dernek, vakıf, oda ve cemiyetler gösterilebilir. Bu anlamda Ahi teşkilatı, Osmanlı Devletinde kurulan en büyük ve en organizeli sivil toplum kuruluşlarından birisidir.

Altı asır çok geniş bir coğrafyada hüküm süren Osmanlı Devleti’nde çok sayıda vakıf ve dernek gibi gönüllü kuruluşlar vardı. Eğitimden, sağlığa kadar toplumun ihtiyaçlarının büyük bir bölümü bu tür sivil toplum kuruluşları tarafından karşılanmaktaydı.

Prof. Conin başkanlığındaki Amerikalı uzmanlardan oluşan bir heyet 1921 yılında İstanbul’a gelerek “Osmanlı Vakıf Sistemi”ni incelediler. Osmanlı sistemini oldukça orijinal bulan Amerikalı heyet vakıf sistemini kendi bünyelerinde adapte ederek günümüze kadar 26 bin vakıf kurdular. Oysa Osmanlı arşiv belgelerinden, 1926 yılı öncesine ait Osmanlı Devleti’nin kurmuş olduğu 238 bin adet vakfın kayıtlarını bulunduklarında ise şaşırıp kaldıla

Türk toplumuna bir şeyler verme, bir şeyler yapma isteğini ve heyecanını yaşayan sorumluluk sahibi kişilerin teşkilatlanmasından Ahilik ortaya çıkmıştır. Dernekleşme şeklinde ortaya çıkan teşkilatlanma tamamen gönüllülük esasına dayanmıştır.

Bu şekildeki örgütlenme, mahalle, köy, kasaba, v.s. sosyal birimler bazında bir teşkilatlanmadır. Kendi aralarında çok kuvvetli bir bağa sahip olan Ahiler, yöneticilerine olağan üstü bağlılık duyan Ahi kardeşliği temelinde bir kurumsallaşmadır.

Yapılan araştırmalar Ahi teşekküllerinin serbestçe kurulan dernekler olarak doğduğunu ortaya koymaktadır. 16. yy. gelince kamu otoritelerinin loncalar üzerindeki etkilerinin arttığı tespit edilmektedir. Serbestçe kurulan derneklerden Ahi loncalarına giden bir süreç yaşanmıştır. Ahi teşkilatlanması elbette siyasi nitelikte değildi. Ahilerin devlete talip olma gibi bir talepleri de yoktu. Ancak, kuruldukları bölgede çok önemli bir güç teşkil ettikleri de bir gerçektir

Ahi teşkilatı, Osmanlı Devleti’nde kurulan en büyük ve en organizeli sivil toplum kuruluşlarından birisidir. Çünkü Ahi teşkilatı, Selçuklu ve Osmanlı zamanında bir bakıma bugünkü Esnaf Odaları, İşveren Sendikaları, Ticaret ve Sanayi Odaları, İşçi Sendikaları, Bağ – Kur, Türk Standartları Enstitüsü ve Belediye gibi kurum ve kuruluşların görevlerini üstlenmişti.

Yukarıda sayılan kurum ve kuruluşların atası Ahi teşkilatıdır. Ahlâk ile sanatın ahenkli bir birleşimi olan Ahilik, toplumun ayakta kalabilmesi için gerekli olan sosyal adalet ve ahlâkın yerleşmesinde büyük katkısı olan, Türk’ler dışında hiçbir ulusta görülmeyen bir yaşayış biçimidir.

Gerek teşkilat yapısı, gerekse çalışma prensipleriyle günümüzün sivil toplum kuruluşlarına örnek olan Ahi birlikleri, idarecilerini seçimle belirler ve yönetimin aldığı kararları uygulamakta tereddüt etmezlerdi. Bu özelliğinin yanında demokrasi ve insan haklarına verdikleri önemle de Ahiler bütün dünyaya örnek olmuşlardır.

İbni Batuda ve diğer kaynaklara dayanarak Osmanlı’nın ilk yılları hakkında yorum yapan G.G. Arnakis, ABD’de yayınladığı makalede şöyle demektedir.“Elimizdeki bütün kaynaklar bizi özellikle Batı Anadolu Türk toplumunun kuruluş yıllarında, Ahilerin tahtın arkasında demokratik bir güç şeklinde durarak hem iç çatışmaları önlediği, hem de sultanları kontrol ederek, onlara popüler bir temel hazırladığı sonucuna ulaşır.”

Bu bilgilerden Ahilerin yedi yüzyıl önce, bugünkü sivil toplum kuruluşlarından çok daha etkili, çok daha demokrat ve yapıcı siyasal bilince sahip halk kuruluşları olduğu görülmektedir.

Ahi birliklerinin (Ahiyan-ı Rum) yönetiminde görev alanlar seçimle işbaşına gelirlerdi. (45) Ahilikte tüm seçimler demokratik usullerle yapılır, idari görevler belirli grupların tekeline verilmezdi. Seçilenlerin ortak vasfı ahlaki üstünlük ve meslekte başarı idi.

Anadolu’da kurulan ve kökü eski Türk ve İslam kültürüne dayanan Ahilik felsefesinde “ben” veya “benim” kelimelerine pek fazla rastlanmadığı gibi maddiyata dönük faaliyetlerde bile önce karşısındaki ön planda tutulurdu. Ahilikte “ben” değil “biz” duygusu ve “diğergamlık” tutumu hakimdi.

Ahi birliğinde, birlikte üretilen malın hakça dağıtımına çok önem verilirdi. Bu tevzi sisteminde herkes hakkına razı olduğu için hiç kimse birbirinin malına, kazancına göz dikmezdi Ahilikte, toplum barışının önemli bir gereği olan eşitliğe riayet edilirdi.

Menfaatte olduğu gibi diğer davranışlarda da başkalarını yani toplumu rahatsız etmek imkansızdı. Bunun için bir çok kural konulmuştu. Bunlar yolda, pazarda,çarşıda, dükkânda, evde, konuşurken, yürürken, su içerken başkasını rahatsız etmemek gibi, toplum düzenini sağlamayı amaçlayan kurallardı.

Topluma zarar vermeyen, başkalarına karşı saygılı, kurallara uyan herkes eşitti. Zengin, fakir, eğitimci, idareci ayrımı; sınıf farkı yoktu. Herkes Allah’ın (C.C.) kuluydu ve bu sebeple de herkes eşitti. Hiç kimse zenginliğinin, makamının arkasına saklanıp dilediği gibi yaşayamazdı. Aşırı lüks, gösteriş ayıptı. Mal, mülk ve para kendi ailesinin ve yakınlarının ihtiyaçlarını karşılamak ve çevresindekilere yardım için kazanılırdı.

İmkanlara göre konuk odası, zaviye, yol, çeşme, vakıf gibi topluma hizmet eden tesisler kurulur, yanında çalışanlarına veya meslektaşlarına iş yeri açmak için maddi destekte bulunulurdu. Bu davranışlar toplumda zengin ve fakir arasında bir kıskançlık doğmasını engellerdi. Bir Ahi, komşusu açken kendisi tok yatamazdı. Eğer dükkânında kendisi siftah yapmışsa, meslektaşı da kazansın diye müşteriyi komşusuna gönderirdi. Bu davranışlar toplum huzuru ve barışının sağlanmasında önemli etkenlerdi. Yalnız kazançta değil, eğitimde de toplum düzeni, yararı ön planda tutulurdu. Ahi birliklerinde bilgi (sır), toplum aleyhine hizmet edeceklere verilmezdi.

Ahiliğin demokratik bir kurum olduğunu yerli ve yabancı bir çok eserde görmekteyiz. Bugün bize demokrasi dersi veren ülkelerden çok önce demokratik düşünceye sahip olan Anadolu halkının meydana getirdiği bu sivil toplum kuruluşundan öğreneceğimiz çok şeyler var. Ahi birliklerinin faaliyetlerinde devlet ve toplum aleyhine atılmış tek bir adıma rastlamak mümkün değildir.

Ahi birliklerinin öğrettikleri, insanlığa ve memlekete en iyi hizmet yolunda canını ve malını adamaktır. Yakın tarihimizde kurulan ve çoğu zaman zararlı ve bölücü faaliyetlerde bulunan, kardeşi kardeşe düşman eden yada yabancı ülkelerde gördükleri dernek ve kuruluşları örnek alarak yalnız kendi çıkarlarını düşünen ve gösteriş için çalışan, toplumdan kopuk teşkilat ve dernekler, sivil toplum kuruluşu adı altında faaliyet gösterirken, Ahiliğin önemi bu bağlamda bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

 

ANADOLU KADINLAR BİRLİĞİ (BACIYAN-I RUM)

“Bacıyan-ı Rum”, Anadolu Kadınlar Birliği anlamını taşımaktadır. “Bacı” kelimesi, abla, kızkardeş anlamına gelmektedir. “Bacı” kelimesi, günümüzde Anadolu’nun bir çok şehrinde yaygın olarak kullanılmaktadır. “Rum” kelimesi ise Anadolu anlamını ifade etmektedir.

İlme, sanata ve ahlâka son derece önem verilen Ahilikte, kadının da sosyal ve ekonomik hayatta önemli bir yeri vardı. Kadınların teşkilatlanıp gelişmesi için Ahi Evran’in eşi Fatma Bacı, dünyanın ilk kadın teşkilatı olan “Bacıyan-ı Rum” teşkilatını yani Anadolu Kadınlar Birliği’ni kurmuştur.

Örneğin Kayseri’deki Ahiler tarafından kurulan sanayi sitesinde hanımlara mahsus çalışma yerleri de bulunurdu. Bacıyan-ı Rum teşkilatına mensup hanımlar bu sanayi sitesinde el sanatlarını ve mesleklerini icra ediyorlardı. Kadınlar daha çok çadırcılık, keçecilik, nakışçılık, örgücülük, kilim ve halı dokumacılığı, ipek ve pamuk ipliği üretimini gerçekleştirmişlerdir. Çalışan kadınlar gerek mesleki ve teknik konularda, gerekse ahlaki konulardaki çağın gerektirdiği eğitim ihtiyacını “Bacıyan-ı Rum” teşkilatında karşılıyorlardı.

Birçok batılı araştırmacı, tarihin o döneminde Anadolu’daki kadınların bir araya gelerek bugün ki anlamda bir sivil toplum örgütü kurmalarını hayretle karşılamıştır. Alman araştırmacı Franz Taeshner de bunlardan biridir. Franz Taeshner, Ahilik teşkilatı ile aynı dönemde kurulan bu teşkilatın varlığına inanamaz. Çünkü o çağlarda Türk kadınının böyle bir sivil toplum örgütünü kuracak kadar bilinçlendiğine akıl erdiremez.

En eski Osmanlı Devleti tarih yazarı Aşık Paşazade Anadolu’da kurulan Ahilik teşkilatı (Ahiyan-ı Rum) yanında bir diğer sosyal zümre olan Bacıya-ı Rum (Anadolu Kadınlar Birliği)’dan bahseder.

Bacıya-ı Rum teşkilatı, Anadolu kadınlarını, gerektiğinde düşmanlara karşı vatan savunmasında eşlerinin yanında mücadele etmesi ve gerektiğinde de kültürde, sanatta, edebiyatta, sosyal ve ekonomik alanlarda kalkınıp gelişmesini sağlamak için teşkilatlandırmıştır. Anadolu Kadınlar Birliği, kadınlar arasındaki yardımseverliğin, konukseverliğin, doğruluk ve merhametliğin gelişmesine katkı sağladığı gibi Türk dilinin, Türk kültürünün ve İslam anlayışının kadınlar arasında yayılmasını hızlandırılmıştı

Anadolu Kadınlar Birliği, Ahilerin kadınlar kolu olarak yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine almış, onların eğitimlerinden, ev-bark sahibi olmalarından sorumlu olmuşlardır. Bunun dışında kimsesiz ihtiyar kadınların bakımı, genç kızların evlendirilmesi gibi birtakım sosyal hizmetlerde bulundular, maddi sıkıntı içinde olanlara yardım elini uzatmışlardır.

Sosyal, ekonomik, kültürel ve ahlâki ilkeleriyle Ahilik kültürü, fertlerin hak ve özgürlüklerine ayrıca önem vermektedir. Ahilik teşkilatının erkek üyelerine “Eline, beline, diline sahip ol!” yani “hırsızlık etme, başkasının namusuna göz dikme, başkası hakkında kötü konuşma” prensibi benimsetilip yaygınlaştırılırken, şüphesiz iş birliği yaptıkları Anadolu kadınları o günkü adıyla Bacıyan-ı Rum teşkilatı aracılığıyla da hanımlara, “Eşine, işine ve aşına dikkat et!” yani “eşine yardım et, onu evine bağla, işine ve geçimine dikkat et” prensipleri benimsetiliyordu.

AHİLİKTE İŞ AHLÂKI

Ahilik, hem dünya, hem de Ahireti birlikte düşünen bir felsefeye sahiptir. Bu görüşü emreden ayetler ve hadisler de vardır. “Hiç ölmeyecek gibi dünya için yarın ölecekmiş gibi Ahiret için” çalışmayı emreden hadis dünya ile Ahiret ne güzel bütünleştirmektedir.

Ahilikte mal, servet ve sadece kazanç için çalışmak hiçbir zaman kendi başına bir anlam taşımazdı. Bunlar, ancak kendinden üstün bir gayenin gerçekleşmesine vasıta oldukları takdirde bir değer ifade ederler.

Örneğin, başkalarına muhtaç olmadan yaşamak için veya başkalarına yardım etmek için kazanılan para değerlidir. Napolyon’un ifadesiyle “para, para, para” diyerek, para kazanmayı gaye haline getirmek Ahilik düşüncesine terstir. Çünkü, vasıta olan para, gaye haline gelirse, gaye olan ahlâki değerler de vasıta haline gelir ki, bu son derece ahlaksız dünya görüşünün temeli olur.

Örneğin, para kazanmak gaye olursa başkalarına yardım etmek de bir vasıta olur. Bunun uygulamadaki sonucu kişilerin daha çok para kazanmak için başkalarına yardım yapmasıdır. Hayır yapmak için değil de, başkalarının güvenini ve saygısını kazanarak karını arttırmak isteyen tüccarların fakirlere bu gaye ile yardım etmesi böyle bir zihniyetin ürünüdür. Genellikle buna yardım değil, kazanç usulü denilebilir. Çünkü amaç fakirlere yardım etmek değil, onları vasıta olarak kullanıp daha çok para kazanmaktır. Yardımın vasıta olarak kullanılmaması için İslam dini “sağ elin verdiğini sol elin bilmemeli” ölçüsünü getirmiştir.

Ahilerin mal ve servet hakkındaki düşünceleri, onların ekonomik faaliyetlerine de yansımıştır. Ahiler, insanların kendi emekleri ile geçinmelerini ve hiç kimseye muhtaç olmamalarını isterler. Bu sebeple, Ahilerin emeğini değerlendirebilecek bir işi, özellikle bir sanatı olması, ahlak kaidesi haline getirilmiştir. Bazı fütüvvetnamelerde işsizlik “batıl” olarak kabul edilmekte ve “ahlaksızlık” sayılmaktadır.

Bu sebeple Ahiler çalışmayı ibadet saymışlardır. Onun için Ahilerin iş yerleri, onların ibadet yerleri olarak bilinir. Ahilikte iş yerleri, mescitler hatta camiler derecesinde kutsaldır. Ahinin iş yeri Hak kapısıdır. Bu kapıdan hürmetle girilir, saygı ve samimiyetle çalışılır, helalinden kazanılır, helal yerlere ve kararınca harcanır.

Osmanlıyla Ticaret İmtiyazı

Osmanlı Devleti’nin, kurmuş olduğu medeniyetini, tekke-medrese-kışla sacayağı üzerine sağlam bir şekilde oturup, doğruluk ve adalet üzerine cihana ışık saçtığı günlerde, Hollanda Ticaret Odası’nda bir karar alınırken oyların eşit çıkması halinde, oda reisinin: “içinizde Türklerle alış veriş eden var mı?” diye sorduğunu ve birinden evet cevabını alınca da onun oyunu, imtiyazlı olarak iki oy olarak kabul edip karara vardığını

OSMANLI ESNAFI

Ahilik ahlâkıyla yetişen Osmanlı esnafını bakınız İngiliz Senceri gazetesi nasıl anlatmaktadır.

“Osmanlı memleketlerinde dükkâncılık ve satıcılık tarz ve usulü kadar güzel usul hiçbir yerde bulunmaz. Sivas pazarına gittiğimiz zaman bu adet nazarımızda bütün bütün tecelli etti. Pazara gelen müşteri ayaküstü durup, teşhir edilen malları gözden geçirir. Tüccar veya dükkâncı ise, diz çökmüş veya bağdaş kurmuş bir halde bulunur. Eğer müşteri itibara değer kimselerden ise, dükkâncının yanına çıkar oturur.

Bir tacir böylesine, adeta konuksever bir ev sahibi gibi muamele ederdi. Müşteriye evvela bir kahve ısmarlar, sonra bir sigara ikram eder. Vee hal ve mevkie münasip konuşmaya girişir. Kahve ve sigara içtikten sonra konu yavaş yavaş alış veriş meselesine çevrilir. Eğer birden bire bu meseleye girilirse, hürmetsizlik ve terbiyesizlik sayılırdı.

Dükkâncı, müşteriye, neden sonra ne satın almak arzu ettiği takdirde gayet nazik bir ifade tarzı ile sorar. Ve alınacak şeyin nevi ve cinsine göre konuşulmasını müteakip, müşterinin fiyatı soruşu üzerine satıcı, yine nezaketten: “Zatı alileri her ne münasip görürseniz, onu verirsiniz, hiç vermezseniz de hediye makamında kabul buyurursanız bence büyük bir şereftir” derdi.

İşte Türklerin alışverişi böyledir. Ve böyle nezaketli alışveriş hiçbir yerde görülmezdi.”

Fransa hükümeti tarafından Türkiye’nin doğu illerinde inceleme yapmak üzere görevlendirilen Teophile Deyrolle, 1869 yılının Şubat ayında Trabzon’a gelerek ilginç bulduğu olayları Fransa’da yayınlanan bir dergide yazmıştır. Fransız Deyrolle Trabzon’daki Türk esnafıyla , Ermeni, Rum ve İran esnafını karşılaştırırken bakın nelere dikkat etmiş.

“Türk, ciddi ve sessiz, çubuğunu içerek müşterisini bekler. Müşteri alacağı şeyi elinde evirip çevirdikten sonra değerini sorar. Dükkancının ağzından bir rakam düşer. Artık pazarlık etmek faydasızdır…Rum ile Ermeni tamamen başkadır. Müşteriye seslenir, elbisesinden tutup çekerler. Müşteriyi bir laf sağanağına tutarlar. Ona en yumuşak kelimelerle hitap ederler. “Kardeşim” derler. “Ruhum, dostum” derler ve gösterdikleri malın iki kat değerini isterler. .. Trabzon’da pek çok olan İranlı esnaflara gelince: İçlerinde bazıları Türklerin meziyetleri ile Hıristiyanların hilekarlıklarını birleştirmiştir.”

AHİ BİRLİKLERİNDE EĞİTİM

Bilim ve uygarlık tarihleri incelendiğinde görülmektedir ki, insanlığa en çok hizmet etmiş toplumlar bilimde ileri gitmiş olanlardır. Eğitimde ileri olan toplumlar güçlü, geri olan toplumlar da zayıf olmaya mahkumdurlar. Osmanlı Devleti tarihin en uzun ömürlü devletlerinden biridir. Bunda şüphesiz ki, eğitim politikasının önemli bir rolü vardır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunda ve gelişmesinde önemli rol oynayan Ahiler, imalat ve ticarete verdikleri önemle ekonominin büyümesine, eğitime verdikleri önemle de bilimin gelişmesine büyük katkı sağladılar.

Ahilik sisteminde eğitim, Farâbî, Kutadgu Bilig, İbnî Sina, Fahrettin Râzî ve Ahi Evran çizgisinde gelişmiştir. Ahilik tespit ettiği hedefe, sağlam bir teşkilatlanma modeli yanında, köklü bir eğitim sistemi ile ulaşmaya çalışmıştır. Esnaf ve sanatkarlara iş yerlerinde yamak, çırak, kalfa ve usta hiyerarşisine göre mesleğin incelikleri öğretilmiş, kabiliyetli çırak, kalfa ve ustaların elinden tutularak medreselerde eğitim görmeleri sağlanmış ve gerektiğinde kendilerine orta sandığından maddi destekte bulunulmuştur.

Bir taraftan esnaf ve sanatkarlara işyerlerinde mesleklerinin incelikleri öğretilirken, diğer taraftan akşamları Ahi zaviyelerinde ise toplum içindeki tutum ve davranışları hakkında bilgi verilirdi.

Ahiler, eğitimi kişinin doğumuyla başlayan ve hayat boyunca devam eden bir süreç olarak görmüşlerdir. Ahi zaviyelerinde kırk yaşın üstündeki insanlara da okuma – yazma öğretilmiştir. Hatta, bunlar arasında Divan yazacak kadar olgunluğa erişenler dahi vardı. Böylece günümüzde “hayat boyu eğitim” şeklinde tanımlanan eğitim anlayışı yüzyıllar önce Ahi birlikleri tarafından uygulanmıştır.

İş Dışında Eğitim

İş dışındaki eğitim, genel eğitim özelliğinde olup ferdi gelişmeye yöneliktir. Ahi zaviyelerinde öğretmen tarafından teşkilata yeni giren gençlere okuma yazma öğretilirdi. Gençlere ilk terbiye ve bilgiyi veren kişilere muallim denilirdi. İlmi sahada söz sahibi müderris ve kadılara da ders verdirilirdi. Dini ve ilmi bilgiler yanında Türkçe konuşma, edebiyat dersleri okutulurdu. Örneğin Divan Edebiyatımızın büyük şairlerinden Bâki de bir saraç çırağı iken bu tür bir eğitimden geçmiştir. Ahi zaviyelerindeki çırakların zaten mensup oldukları sanat dalı içerisinde tatbiki bilgileri edinmiş olduklarından, zaviyelerde fen ve sanat yerine cemiyet içerisinde yaşama kuralları, sosyal kaideleri öğrenirlerdi.

Gençlerin yeteneklerini geliştirmek için eğitim proğramlarına, güzel yazma, musiki dersleri, davranış kaideleri, askeri bilgi ve spor eğitimi dersleri de konulmuştu. Zaviyelerde eski Türk destanları, Kutadgu Bilig ve Ahi Evran’ın kitapları yanında Fütüvvetname denilen, Ahiliğin Ahlak Nizamnamesi olarak bilinen kitaplar okutulurdu. Fütüvvet kitapları bir bakıma İslam tasavvufunun geliştirdiği Kur’an ve Hadislere dayanan güzel ahlak ve ideal insan modelini belirleyen kitaplardı. Bu eserler yalnız gençlerin değil toplumun tamamının uyması istenilen ahlaki kuralları içerirdi.

İş Başında Eğitim

İş yeri sahibi, aynı zamanda usta (öğretmen) olduğu için daha önce çalıştığı iş kolundan mesleğini öğrendiğine dair icazet (diploma) ve iş yeri açma izni almış kimsedir. Bir gencin usta olabilmesi ve kendi iş yerini açabilmesi için değişik öğrenim kademelerinden geçmesi gerekirdi. Her şeyden önce bir gencin Ahi birliğine üye olabilmesi için mutlaka geçimini temin edebilecek bir iş veya sanatının olması aranırdı. Boş gezen, bir işi olmayanlar, Ahiliğe kabul edilmedikleri gibi toplumda da itibar görmezlerdi. Mesleği olmayanlara kız bile verilmezdi . Bu sebepten gençlerin belirli bir eğitim almış olmaları gerekiyordu.

Çırak olmak isteyen aday öncelikle, elinde ustalık belgesi sahibi bir ustaya yardımcı olarak verilir ve kendisine iki tane “yol kardeş” (yiğit başı) seçilirdi. “Yol kardeşlik” gençlerin ömürleri boyunca sürerdi. Eğitim süresi içerisinde, gençlerin ahilik kaidelerine bağlılıkları kontrol altına alınırdı. Gençler arasında Ahilik prensiplerini ihmal edenler veya hatalı davranışlarda bulunanlar birbirlerinden sorumlu tutulurdu.

Çırak adayının iş yerindeki tutum ve davranışı, becerisini göz önüne alınarak, ya da aynı işyerinde çıraklığa devam etmesine veya başka bir sanat dalında çıraklığa başlamasına karar verilirdi. Her halükarda bir iş yerine çırak olarak girebilmek için o iş kolunun Ahi birliğinden izin alınması gerekmekteydi. Bir çırak veya kalfa ustanın izni olmadan dükkânı terk edip başka bir ustanın yanına gidemez, çünkü başka usta bunu kabul etmezdi. Ustalar, sanatın özelliğine göre sınırlı sayıda çırak çalıştırmaya mecburdular. Daha fazla çırak kabulü ve çalıştırılması birlikçe yasaklanmıştı. Aynı iş kolunda ihtiyaçtan fazla eleman yetiştirmenin doğuracağı problemlerin bilincindeydiler. Meslek çeşitleriyle, her meslekte çalışacak olanların sayısı, o bölgenin ihtiyaçları göz önüne alınarak tespit edilirdi.

Bu da gösteriyor ki esnaf-sanatkarların bir taraftan işsiz kalmaması, diğer yandan da aşırı üretimin önlenmesi sağlanmıştır. Zaten usta ve kalfa için önemli olan çıraklarını çok iyi yetiştirmekti. Çıraklara çıraklık süresince herhangi bir ücret ödenmezdi. (58)

Gerek iş başındaki eğitimde ve gerekse zaviyedeki eğitimde aynı eğitim metodu uygulanırdı. Özellikle mesleki eğitimde çıraklığa alınan gence, bilgiler, maharetler, hünerler, en basitten zora doğru uzanan bir süreçte kazandırılmaya çalışılırdı.

Sanat Eğitimi

Ahilik sisteminde gençlere ahlâk ve sanat eğitimi birlikte veriliyordu. Ahlâka ait usul ve erkan kuralları eğitim müfredatına göre düzenlenirdi. Gençlere yaşlarına ve öğrenim sürelerine göre verilecek bilgiler de programlanmıştı. Zaman gelmedikçe ne sanata ne de ahlâki kurallara ait bilgiler verilmezdi. Ancak öğrenci olgunlaştıkça ve sanattaki yetenekleri arttıkça, bilgiler belirlenen ölçülerde arttırılırdı.

Örneğin, Osmanlı döneminde, çırakların okuma yazmayı öğrenmeleri için, “saraçhane” denilen yerde, ayrıca sabahları “Fatih Medresesi”nde okutulan derslerin saraçhanede de okutulmasına önem verilirdi. Ahiliğin, uygulandığı bir sanat dalı da Nakışçılıktı. Anadolu Selçuklu devleti zamanından beri görülen nakışhaneler, Osmanlı Devleti zamanında da gelişerek devam etmiştir. Bu atölyelerde hattatlar, nakkaşlar, kitap süsü, ülkede yapılan binaların tezyini (süsleme) gibi işlerin esaslarını hazırlardı.

Bu nakışhanelerde yalnız kitap yazma, süsleme işleri ile uğraşılmazdı. Sarayların, silahların ve diğer eşyaların resimleri hazırlanırdı. Bu atölyeler, adeta tatbiki güzel sanatlar akademisinin motif ve süsleme sanatını öğreten bir bölümü gibiydi.

Fatih devrinden kalma sanat eserlerinin bir çoğunda yazı, tezhip, cilt, kısmen resim, çini, oyma kapı, fresk, taşa oyulmuş süsler, kılıç ve miğfer gibi zamanın harp silahlarının üzerine yapılmış, süs, resim ve nakış sanatının bir çok özelliklerine rastlanılmaktadır.

Bu nakışhaneler sanat öğreten bir okul gibiydi. Burada baş usta (okulun müdürü), kalfalar ve çıraklar vardı. Çırak ustasının tarifleriyle değil, onun nasıl çalıştığını görmekle ve ona dikkat etmekle sanatı öğrenebilirdi. Öğrenciler hep birlikte bir atölyede çalışırlar, her kes birbirine bakarak, görerek bir şeyler öğrenirdi. İyi bilenler, yeni gelenlere bu hususta yardımcı olurdu.

Ahlâk Eğitimi

Ahi kardeş, yaren, dost, yiğit anlamında kullanılır. Ahilik, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, ilmi ve çalışmayı ibadet sayan, din ve ahlak kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf-sanatkarların teşkilatı anlamını ifade eder.

Ahilik çalışmayı, ibadet ve dürüstlüğü bir bütün olarak ele almış, ahlâka büyük önem vermiştir. Ahiliğe göre güzel ahlâkın olduğu yerde kardeşlik, eşitlik, özgürlük, sevgi, hak ve adalet vardır.

Ahi teşkilatlarında ahlâki eğitim zaviyelerde verilirdi. Ahi zaviyelerinde verilen eğitim sadece gençlere yönelik olmayıp, her yaştan insanların istifade edebileceği özellikteydi. Bu nezih mekanlarda öğretilen ahlâk kuralları daha sonra da tüm toplumun ortak değerleri olarak hayata geçiriliyordu.

İlk Türk fütüvvetnamesi, alplık kavramıyla birleşerek yiğit-ahi şeklinde ortaya çıkmıştır. Bu fütüvvetnamelerden, yazarı belli olmayan yüzlerce Türkçe fütüvvet kitabı yazılmıştır. Ahilerin el kitabı olan ilk Türk fütüvvetnamesinde, Burgazi, gençlere, terbiye kurallarından bazılarını şöyle anlatmaktadır:

… Taam (yemek) yimekte yirmi erkan vardır.” Yani yemek yemeye ait yirmi kaide olduğunu söyleyip, bu kurallardan bazıları da şöyle sıralanabilir:

-Sofraya oturmadan önce ve yemekten kalktıktan sonra elleri yıkamak

-Yemek yenilen yere ayakkabı ile girmemek,

-Yemeğin dürüstlük ile kazanıldığından emin olmak,

-Yemeğe büyüklerden önce başlamamak ve yemeğe tabağın kenarından başlamak,

-Yemek yerken konuşmamak, ağzından tükürük saçmamak, kaşınmamak,

-Yemek yerken öksürük tutması halinde ağzı elle değil, mendille kapatmak,

-Yemekte küçük lokma almak, başkasının yediği lokmaları gözetmemek,

-Yemekte ağzını şapırdatmamak,

-Yemekte etin kemiklerini sofradakilere göstermeden tabağın arkasına saklamak vb.

Söz söylemekteki edepler dört tanedir:

-Sert konuşmamak,

-Konuşurken sağa-sola bakmamak,

-Sen-ben değil de siz-biz olarak hitap etmek,

-El kol hareketleri ile bir şey ifade etmemek.

Evden çıkmaktaki edepler:

-Çıkarken sağ ayakla çıkmak,

-Endişeli çıkmamak,

-Çıkarken yukarı bakmamak.

Yürümekteki edepler:

-Sert yürümemek,

-Çukurlara basmamak,

-Yanlara bakarak yürümek,(dikkatli olmak)

-Taştan taşa sıçramamak,

-Kimsenin ardınca bakmamak,

-Büyüğünün önünde yürümemek.

Bu kuralların dışında elbise giyerken beş, pazarda, çarşıda yürürken, alış veriş yaparken dört, misafirlikte üç, hasta ziyaretinde beş, tuvalete ve hamama girerken sekiz, yatarken dört olmak üzere bir çok kural tespit edilmiştir.

Burgazi fütüvvetnamesi’nde Ahi ahlâkını meydana getiren kurallar şöyle sıralanmaktadır.

1- Ahiler birkaç iş veya sanatla değil, yeteneklerine en uygun olan tek bir iş veya sanatla uğraşmalıdır.

2- Ahinin emeğini değerlendirecek ve onurunu koruyacak bir işi, özellikle bir sanatı olmalıdır.

3- Ahi doğru olmalı, emeğiyle hak ettiğinden fazlasını kazanma yoluna sapmamalıdır.

4- Ahinin işinin ve sanatının geleneksel pîrlerinden kendi ustasına kadar bütün büyüklere içten bağlanmalı, sanatında, davranışlarında onları örnek almalıdır.

5- Ahi bilgi sahibi olmalı, bilginleri sevmeli, onlara karşı küçük düşmemeli, aldığı bilgileri yerinde ve zamanında kullanmalıdır. 13. yüzyılda Burgazi tarafından kaleme alınan Burgazi’nin Fütüvvetnamesi’ni, daha sonra diğerleri takip etmiştir. Ahi ahlâkını meydana getiren fütüvvet kuralları, öğrencilere anlayacakları tarzda öğretilirdi.

Bu kurallar;

1-İyi huylu ve güzel ahlâklı olmak,

2-İşinde ve hayatında doğru, güvenilir olmak,

3-Ahdinde, sözünde ve sevgisinde vefalı olmak,

4-Sözünü bilmek, sözünde durmak,

5-Hizmette ayrım yapmamak,

6-Yaptığı iyilikten karşılık beklememek,

7-Güler yüzlü olmak,

8-Tatlı dilli olmak,

9-Hataları yüze vurmamak,

10-Dostluğa önem vermek,

11-Kötülük edenlere iyilikte bulunmak,

12-Tevazu sahibi olmak,

13-Hiç kimseyi azarlamamak,

14-Anaya ve ataya hürmet etmek,

15-Dedikoduyu terk etmek,

16-Komşularına iyilik etmek,

17-İnsanların işlerini içten, gönülden ve güler yüzlü yapmak,

18-Başkasının malına hıyanet etmek,

19-Sabır ehli olmak,

20-Cömert, ikram ve kerem sahibi olmak,

21-Daima hakkı kullanmak,

22-Öfkesine hakim olmak,

23-Suçluya yumuşak davranmak,

24-Sır saklamak,

25-Gelmeyene gitmek, dost ve akrabayı ziyaret etmek,

26-İçi, dışı, özü, sözü bir olmak,

27-Kötü söz ve hareketlerden sakınmak,

28-Mahiyetinde ve hizmetindekileri korumak ve gözetmek.

(…)

Yukarıda sadece bir kısmına yer verdiğimiz Ahiliğin 124 altın kuralı vardır.

Ticaret Ahlâkında Yasaklanan Hususlar

Ticaret ahlâkında yapılması istenmeyen şeyler ise şunlardır:

  1. Hileli ve çürük mal satmayacaksın,
  2. Müşteriden fazla para almayacaksın,
  3. Bir başkasının malını taklit etmeyeceksin,
  4. Noksan tartmayacaksın ve bozuk terazi kullanmayacaksın,
  5. Sahte ve kalitesiz mal üretmeyeceksin

Ahiliğin açık ve kapalı olmak üzere 6 şartı vardır.

Açık olanlar:

1-Elini açık tut : Cömert olmak, düşkünlere yardım etmek için,

2-Kapını açık tut : Konuksever ve misafirperver olmak için,

3-Sofranı açık tut : Yoksullara, yemek yedirmek, misafire ikramda bulunmak için.

Kapalı olanlar:

1-Elini bağlı tut : Hırsızlık, zorbalık ve kötülük etmemek için,

2-Dilini bağlı tut : Dedikodu, yalan, iftira ve gıybetten uzak durmak,

3-Belini bağlı tut : Kimsenin namusuna, haysiyet ve şerefine göz dikmemek için.

Ahiler kız çocuklarına da şu öğütleri verirlerdi:

1- İşine dikkatli ol : Ailenin ve evinin işini ihmal etme,

2- Aşına dikkatli ol : İyi yemek pişir, iktisatlı ol,

3- Eşine dikkatli ol : Her türlü şartlar altında eşine sahip ol,

Örnek Olay

Ahilik teşkilatının yüksek ahlâki değerleriyle yetişen Osmanlı esnaf, sanatkar ve tüccarı Batılı devletler nazarında çok önemli bir yer edinmiştir.

Alman Başbakanı Bismark “Türkler, Asya’nın centilmenleridir” sözüyle Ahilik kültüründe yetişen Türk insanını tanımlıyordu…

Ayrıca İngiliz Ticaret Odalarının birinde asılı bulunan levhada “Her zaman Türk tüccarları ile alışveriş et” sözünün yer alması Türk esnafının, tüccarının ve sanayicisinin dün sahip olduğu ve bugün terk ettiği Ahilik kültürünü ifade etmektedir.

 

AHİLİK VE FÜTÜVVET AHLÂKI

Ahiliğin en önemli özelliklerin birisi; teşkilata mensup kimselerin, yani esnaf-sanatkar ve çalışanların manevi ihtiyaçlarına cevap verecek bir inanç ve ahlâk anlayışına sahip olmalarıdır. Bu özelliği ile Ahilik temel kurallarını Fütüvvetçilikten almıştır.

Fütüvvet Arapça bir kelime olup, sözlükte cömertlik, gençlik, yiğitlik, kahramanlık, alçak gönüllülük, diğergâmlık gibi anlamlara gelir. Fütüvvetten bahseden eserlere bakılırsa, bu kavramın içinde neredeyse, İslamiyet’in telkin ettiği bütün güzel ahlâk esaslarını bulmak mümkündür. Mutasavvıflara göre fütüvvet, peygamberlerden kalma bir ahlâk yoludur.

Sülemî’nin Fütüvvet Kitabı’ndan şu hususları başlılar halinde sunabiliriz.(61)

    • Kötülüğe iyilikle karşılık vermek,
    • Yaptığı işten karşılık beklememek,
    • Gücü varken affetmek,
    • Başkalarının kusurlarını bırakıp, kendi kusuruyla uğraşmak,
    • Şefkatli olmak, başkalarını kendisine tercih etmek,
    • Hiçbir durumda yaltaklanmamak,
    • Zenginse, fakiri hiçbir sebeple hizmetinde kullanmamak,
    • Halka tenezzül etmemek, yüz suyu dökmemek,
    • Verenin de, alanın da Allah olduğunu bilmek,
    • Kerem sahibi olmak,
    • Alçak gönüllü olmak, kendini beğenmişlikten kaçınmak,
    • Hiç kimseyi azarlamamak,
    • Sır saklamak,
    • Hizmette ve vermede ayırım yapmamak.

Sadece bazılarını saydığımız bu fütüvvet prensipleri, netice olarak, insanı başı dik gönlü dok olmaya, alıcı değil verici durumda bulunmaya, dolayısıyla üreticiliğe, bütün varlıklara karşı sevgi ve şefkat beslemeye ve manevi olgunluğa yönelten hususlardır.

Bu ve benzeri güzelliklerin laf olarak sıralanması kolaydır, fakat asıl olan uygulamadır. İşte Ahilik, iyi bir organizasyonla, mesleki ve teknik faaliyetler yanında, bu prensipleri derece derece tatbik sahasına koyan kurumdur. Böyle bir sistemde, tabi olunan tasavvuf terbiyesi ve ulaşılacak manevi olgunluk sonucu, önce kişinin kendi kendini kontrolü söz konusudur. Öyle ki Ahi sanatkar, yaptığı bir işi kurallardan önce Allah’ın beğenmesine önem verirdi. Otokontrolün kâfi gelmediği durumlarda ise, Ahi teşkilatının güçlü iç disiplini ve sosyal baskı ile, sayılan ilkelerin yaşanır hale gelmesi mümkün olmuştur.

AHİLİĞİN TÜRK DİLİNE VERDİĞİ ÖNEM

Ahilik teşkilatı, Türk dilinin ve kültürünün koruyucusu olmuştur. Anadolu’daki diğer dillere, özellikle Arap, Acem, Bizans kültürlerine karşı Türk kültürünü koruyup, Türkçe konuşan ve Türkçe yazan ozanları ve düşünürleri bir şemsiye altında toplayan Ahi teşkilatı olmuştur. Böylece Ahiler, bizi biz yapan dilimizi, koruyup geliştirmişlerdir.

Hoca Ahmet Yesevi’den başlayarak büyük Türk düşünür ve gönül adamları Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahi Eran, Aşık Paşa, Gülşehri, Hacı Bayram Veli ve daha niceleri hem İslamiyeti, hem de milli özelliklerimizi ve değerlerimizi Türkçe ile anlattılar, yazdılar ve yayınladılar. Osmanlı Devleti’nin Türkçe’yi devletin resmi dili kabul etmesi, bu dili cihan şumul bir konuma getirmesinde, Ahilerin büyük katkısı olmuştur.

Ahiler Türkçe konuşmaya, Türkçe yazmaya ve Türkçe’yi diğer milletlere yaymaya özel önem vermişlerdir. Ahiler, sadece Türkçe’yi öğrenip-öğretmekle kalmayıp; dil yönünde kabiliyetli insanları, edebiyatçıları, şairleri yetiştirerek onlara ciddi sorumluluklar yüklemişlerdirler. Böylece Türkçe’nin günümüze kadar çok ileri bir seviyede gelmesini sağladılar.

Yunus’un yaşadığı dönem, Ahilerin Anadolu’da yaşadığı en faal dönemdir. Kendisi de bir Ahi olan Yunus Emre’nin yüzyıllar önce yazdığı şiirlerini bugün rahatlıkla anlayabiliyorsak işte bunu Ahi teşkilatına borçluyuz.

AHİLİK VE SPOR

Ahi teşkilatı yurt savunmasında önemli görevleri üstlendiği için her zaman askeri ve sportif faaliyetlere büyük önem vermiştir. Bu sebeple Ahi teşkilatında sporun ayrı bir yeri ve önemi vardı. Çırak ve kalfaların eğitimleri süresince mesleki ve ahlâki açıdan olgunlaşmalarına çalışılırken, kalfalar kılıç kullanmak, ata binmek, ok atmak gibi sportif manada askeri eğitime tabi tutulurdu. Bütün bu eğitimleri başarı ile tamamlayıp sonuna gelen kalfa, ustalığa yükselmek için imtihana girerdi. Yani bir kalfanın usta olabilmesi için devrin sporlarını da başarılı bir şekilde yapabilmesi gerekirdi.

Ahiliğin etkisiyle “yay” dini anlamlarla sembolleştirilmiş, din adamları ve Ahiler ok meydanlarında ok atıp menzil taşı dikmişlerdir. Bu menzillerden birisinin adı da “Ahi Menzili”dir.

Güreşlerde dini törenlere yer verilirdi. Ahilikteki gibi bazı törenler güreş ve okçuluk sporunda da vardır. Güreşe giriş ve çıkışlarda, pehlivanların davranışlarında kendini gösteren özelliklerin birçoğu Ahilikle bütünleşmektedir. Ahilikteki pir, güreş ve okçulukta da vardır. Sporcular abdestsiz kispet (güreş kıyafeti) giymezler, yayı tutmazlar ve meydana inmezler, ok atışlarına ve güreşe ise besmelesiz başlamazlardı.

Ahilikte olduğu gibi, okçuluk ve güreşte de sporculara maddi ve manevi desteğin sağlandığı bir sosyal yardımlaşma mevcuttu. Okçu ve yaycı esnafı ayrı ayrı loncalar halinde ve kendilerine ait çarşılarda toplanırlardı.

İstanbul Ok Meydanı Vakfı, fetihten hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet’in emri ile kurulmuş ilk vakıftır. Vakfın kuruluş gayesi “gazilerin ve halkın ok atması ve toplu halde dua etmesi için…” diye fermanlarda açıklanmaktadır. İstanbul, Bursa, Edirne ve Trabzon gibi Osmanlı’nın büyük ve önemli merkezlerinde böyle meydanlar bulunurdu.

1489 yılında Trabzon Valiliğine getirilen Yavuz Sultan Selim, tarih ve edebiyatın yanında spora da büyük önem verirdi. Ata binmekte, silah kullanmakta ve özellikle ok atmakta çok usta idi. Trabzon’un Kavakmeydanı semtini “ok meydanı” olarak kullanırdı. Burada hem kendisi ok atar, hem de ok atma öğretimi ve yarışmaları yaptırırdı.

Türkler, geçmişte dünyanın en güçlü pehlivanlarını ve en iyi atıcılarını yetiştirmiştir. Bu başarının başlıca sebebi, o çağın bilimsel kurallarıyla eğitim ve öğretim veren, her birisi kendi düzeyinde birer spor okulu diyebileceğimiz, Enderun, Tekke, Talimhane’ler açılmış olması ve spor meydanlarının tesis edilmesidir.

Rekorların erişilmesi imkansız sporcuları yetiştiren üstadların, en fazla önem verdikleri konu idmandı. Sürekli ve düzenli bir idman en kaliteli sporcuların yetişmesi için vazgeçilmezdi. Çünkü daha o dönemde “sen idmanı bir gün bırakırsan, idman seni yirmi gün bırakır” ilkesi her sporcunun beynine işleniyordu.

Okçulara verilen talimatnamede düzenli çalışılması ve tekniğe önem verilmesi şu cümlelerle ifade edilirdi. “Her gün meydanda 300 kez sabah, 300 kez öğleden sonra ve 300 kez de akşama yakın atasın. Bir ay böylece idman edesin ve bir gün ara vermiyesin… Bu şekilde idman yapıp anlatılan kurallara uymazsan, Zaloğlu Rüstem olsan da başarılı olamazsın. Çünkü menzil kuvvet ile atılmaz, teknik ile atılır

OSMANLI DEVLETİNDE TEMİZLİK ANLAYIŞI

Bir zamanlar, Asya’dan Anadolu’ya doğru akan Türk boyları, eski uygarlıkların mayaladığı bu topraklara Uzak Doğu’da oluşan o zengin kültürü büyük bir ustalıkla ve yol boyu, geçtikleri her ülkeden aldıkları malzemeyle zenginleştirerek taşımışlardı. “Açları doyurun, çıplakları giydirin, yıkılanları yapın, az halkı çok edin” gibi kutsal öğütlerle yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki görevleri kendilerine böylece bildirilmişti. Bu kültür hareketinde en önemli unsurlardan biri, mutfak kültürü ve bununla birlikte gelen temizlik anlayışı idi. Osmanlı’nın geçmişi ve devlet yapısını inceleyen yabancı bilim adamları, Osmanlı yaşantısının inceliklerinin öğrenilmesi ile başlamaları gerektiğini biz Türk toplumundan daha iyi benimsemişlerdir.
Osmanlılarda temizlik anlayışının önemini, 19. asır Türkiye’sini çok iyi bilen İskoçyalı asilzade, İngiliz milletvekili H. Munro Butler Johnstone da, Türklerin temizliğine hayran olan Avrupalılardandır. “Türkler” isimli eserinde bu konuda şöyle demiştir: “Osmanlı sadece yeryüzünün en kibar milleti değil, aynı zamanda en temizidir de. Gerçek şu ki, temizliğin dışında nezaket hiçbir şey ifade etmez. Her ne kadar “temizlik dindarlığın diğer bir adıdır” sözü Hıristiyanlar tarafından da söylense bile, onu uygulayanlar Osmanlılardır. Temizlik onlar için sadece sıhhat amacıyla uyulan bir şey değildir. Onu samimi olarak dinî görevlerinden biri sayarlar. Hıristiyanlar pislik bulaşmış bir şeyi temiz kabul etmezler; fakat bir Türk pisliğe hafif temas etmiş bir şeyin kirli olduğunu kabul eder. Temizlik konusundaki hassasiyetlerinin bir sebebi de abdesttir ki onu diğer milletlerden daha sık alırlar. Durulamak, temizliğin temelidir. Daha ötesi, Türklere göre evler de insanlar gibi tertemiz ve kirlenmemiş olarak tutulmalıdır. Her Türk evinin eşiğinin üstünde ısmarlama pirinç harflerle “Pis hiç bir şey bu eşiklere değmesin” yazılmaktadır. Bundan dolayıdır ki hiçbir moda veya özenti, Türkleri ayakkabılarını kapı dışında çıkarmaktan alıkoyamamıştır. Onun evi temizliğin mabedidir.” Sözleriyle ifade etmiştir.
Bu devlet yapısını anlamak için de öncelikle Osmanlılar dönemindeki yaşantının inceliklerine inmek gerekmektedir. Bunların başında da Osmanlı kültürü gelir. Osmanlı kültürünün en önemli öğelerinden birisi de mutfak kültürüdür. Mutfak kültürü de beraberinde temizlik kültürünü getirmiştir. Osmanlılarda su önemli unsurlardan biri idi. Çünkü sebze ve meyve yıkamak, yemek pişirmek, bulaşık yıkamak için su gerekti. Eskiden içme suları ayrıca satın alınırdı. Bugün de özellikle büyük şehirlerde bu uygulama mevcut. Yalnız biz bugün ne içtiğimizin pek farkında değiliz ama eskilerin bir su kültürü vardı. Eskiler âdet’ şarap tadar gibi suyu bir yudum alarak onun Çırçır mı, Karakulak mı, Hamidiye mi, Kestanem mi, Çamlıca mı olduğunu anlarlarmış. Sular sakalardan alındığında genellikle küplerde saklanır ve maşraba denilen kapla testi ve surahilere aktarılırdı. Suyun içine herhangi bir yabancı madde girmemesi için küpün ağzı temiz bir tülbentle sıkı sıkıya kapatılırdı. Bu küpler mutfakta tutulurdu. Yıkama için kullanılan su ise genellikle mutfağın yakınında olan bir tulumbadan alınır veya kuyudan çekilirdi. Kolay kullanılabilmesi için de bir tenekeye konur, tenekeye bir musluk yapılır ve bulaşık teknesinin üstüne bir yere yerleştirilirdi.
Osmanlılar’da temizlik o kadar önemlidir ki, Osmanlı’da sanayi ilk kez sabunla başlamıştır. Sabun tarihi üzerine araştırmalar yapan değerli araştırmacımız Dr. Gülden Sarıyıldız’ın da Osmanlı’larda temizlik kavramının öneminin anlaşılması açısından önemli katkıları vardır. Bu araştırmacımızın bilgilerinden edindiğimize göre;
“Trablus sabunu, Çiçek sabunu, Misk sabunu, Hünkari sabun, beyaz ve siyah Paşa sabunu, alaca sabun, kara sabun, kokulu sabun, Kandiye sabunu, Girit sabunu, Arap sabunu, leke sabunu ve fes sabunu… Bunlar Osmanlı İmparatorluğu’nda üretilen sabun türlerinin sadece birkaçıydı. Osmanlılarda sabunla ilgili ilk düzenlemeler Fatih Sultan Mehmet, İkinci Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devri kanunnamelerinde görülür. Fatih dönemine ait Foça Sabunhanesi ile ilgili düzenlemede ve Yavuz devrine ait Trablus Sancağı Kanunnamesi’nde sabun konusunda hukuki düzenlemeler bulunur. Sonraki dönemlerde sabunun üretimi, kalitesi, fiyatı, kontrolü, ticareti ve sabuncu esnafı konularında oldukça fazla vesika ve düzenleme bulunması dikkat çekmektedir. Sabun, Osmanlı Devleti’nde ‘sabunhane’ denilen ve şahıslara ait olan imalathanelerde geleneksel yöntemlerle üretiliyordu. Sabunun kalitesi ise, kullanılan malzemeye ve üretim tekniklerine bağlıydı. Zeytinyağının kalitesi, kullanılan suyun temizliği, katılan maddelerin oranı, pişirme teknikleri, sabuncu ustasının mahareti ve becerisi sabunun kalitesini belirleyen başlıca unsurlardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nda sabun üretimi yapılan yerlerin başında Batı Anadolu ve Adalar, Şam, Halep ve Nablus gelmektedir. Bu yerler zeytin ağacı ve sabunun hammadesi olan zeytinyağının bolca bulunduğu yerlerdir. O dönemde en fazla sabun üreten merkezler ise Midilli ve Girit Adaları, Ayvalık, Edremit, Kemer Edremit, İzmir, Kızılcatuzla, Yunda Acası ve Urla’dır. Buralarda imal edilen sabunun büyük bir bölümü, bazı senelerde tamamı, saray, ordu ve İstanbul halkının ihtiyacını karşılamak üzere ‘Dersaadet tahsisatı’ olarak ayrılırdı.
18. yüzyılın ilk yıllarında Girit’te sabunhane sayısı birkaç tane iken, yüzyıl ortalarına doğru on mislinden fazla arttı ve adadaki sabunhanelerin adedi daha sonraki dönemlerde 45′e ulaştı. Osmanlı topraklarında geleneksel sabunhanelerin yanı sıra sabun fabrikalarının da kurulup seri üretime geçilmesi için 19. yüzyılın ikinci yarısında gerçekleşmişti.”
Ayrıca, İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSTAÇ A.Ş. tarafından çıkarılan “Osmanlıda Çevre ve Sokak Temizliği” isimli bir kitap bütün bu sorulara dolu dolu cevap vermiştir. Bu konuda yapılan ilk çalışma özelliğini de taşıyan katalog, eski arşiv evrakları ve Evliya Celebi’nin Seyahatnamesi’nden ilginç notlarla da zenginleştirilmiştir. Bu kitapta ise Osmanlılar’da temizlik anlayışı üzerine verilen örneklerden bir kaçı şu şekildedir:
“Fatih Sultan Mehmed vasiyetnâmesinde, “İstanbul’un her sokağına ikişer kişi tâyin eyledim. Bunlar ki, ellerinde bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde günün belirli saatlerinde bu sokakları gezeler. Sokaklara tükürenlerin tükürükleri üzerine bu tozu dökeler ki yevmiye yirmişer akçe alsınlar… Ayrıca 10 cerrah, 10 tabip ve 3 de yara sarıcı tâyin eyledim. Bunlar ki ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası orada mümkün ise şifâyâb olabilir. Değil ise kendilerinden hiç bir karşılık beklenmeksizin hastanelere kaldırılarak orada salâh buldurulabilir” demektedir ki Osmanlının temizlik ve sıhhate verdiği önemin bir delilidir.
Osmanlı’da şehrin temizliğini, Subaşı’nın emrinde çalışan “çöpçü subaşı” yapmakta ve denetlemekteydi. Çöpçübaşı sokakları acemi oğlanlarına temizletirdi. Bu çöpçülerin sayısı bin kadardı ve garip kıyafetleri olup, matruş ve keçe külahı giyerdiler. Çöplük subaşısı, onlara İstanbul sokaklarındaki bütün çöp, hayvan pisliği ve kalıntıları toplatırdı. Evliya Çelebi’nin anlattığına göre, sepetlerde toplanan çöpler deniz kenarlarında çamur teknelerinde ayrılır, içinde akçe, mangır veya işe yarar başka şeyler bulunursa bunlar çalışanların olurdu. Çöplük Subaşısı’nın denetiminde çalışan çöpçülere “çöp çıkaran” da denilmekte idi. Bu kimseler sokaklardan geçerken “çöp çıkaran, çöp çıkaran” diye bağırırlar, arkalarında bir küfe ile sokakları dolaşır, birikmiş çöpleri küfelerine doldurarak denize atarlardı. O devirde sanayii artıkları olmadığı için çöpler suda erir gider deniz kirlenmezdi. Hükümet, Beyazıt, Sultanahmet Meydanı gibi meydanları yılda bir iki defa angarya suretiyle İslâm olmayanlara temizletilirdi. Saray ve etrafının temizliğini ise “mezbelekeşin” ismi verilen kimseler yapardı.
Çarşı temizliğinden çarşı esnafı, mahalle aralarının, meydanların, sokakların temizlenmesinden ve mesken çöplerinin toplanmasından arayıcı teşkilatı sorumluydu. Çarşı temizliği için yapılacak harcamalar “avarız sandığı” denilen esnaf sandıklarından karşılanıyordu. Çöpçülük ve lağımcılık gibi hizmetler Evliya Çelebi’nin naklettiğine göre ekseriyetle Ermenilere gördürülürdü. Mahalle temizliği ise, İslami bir gereklilik sayıldığından, sorumluluğu mahalle imamına bırakılmıştı. Temizlik konusunda çok hassas olan Osmanlı, işi kaytaran temizlikçi ve süpürgecileri kürek cezası ile korkuturdu. Çöplük subaşıları gündüzleri kol gezerek çarşı pazarın, mahalle aralarının temizliğine dikkat etmek, bozulmuş kaldırımları tamir etmek, harap binaları Mimarbaşına haber vermek gibi görevleri vardı.”
Osmanlılar’dan edinilen temizlik anlayışının yitirilmeye başladığı dönemlerde, İstanbul Belediye Başkanı Cemil Topuz Paşa, 23 Mayıs 1919 yılında Vakit Gazetesi’nde Türkçe, Rumca ve Ermenice olarak yayınladığı temizlikle ilgili beyannamesi o dönem ki durumu ve Osmanlı’lar döneminde kazanılmış temizlik anlayışının tekrar kazanılması gerekliliğini ortaya koymaktadır:
“Bir müddetten beri İstanbul’da tifüs, kolera, verem hastalıkları salgın bir sûretle çoğalıyor, bunun sebebi pisliktir. Temizliğe dikkat etmeyince bulaşır ve tutulan da kendini hekime baktırmazsa hem ölür, hem de etrafındakilere bulaştırır. Belediye gücü yetiştiği kadar sokakları temizlemeye, yıkamaya, pislikleri vesaireyi kaldırmaya başladı. Ancak sokakları temiz tutup kirletmemek ahalinin vazifesidir. Belediye ne kadar memur kullansa, ne kadar masraf etse ahali mütemadiyen süprüntü, kağıt vesaireyi sokaklara attıkça yetişemez ve yapılan mesarif boşa gider.
Hemşehrilerimiz dükkan ve hanelerinden çıkan süprüntü, kağıt parçası vesaireyi sokaklara atmasınlar, araba gelinceye kadar bir kap içinde saklasınlar. Eski adetlerden vazgeçerek tramvay bileti, tütün paketi, eski gazete gibi şeyleri de her tarafa konmuş olan kutu ve sepetlere atsınlar. Çirkap sularını sokaklara dökmesinler, sümkürmesinler, tükürmesinler. Başka memleketlerde yaya kaldırımlarını kirletmedikten başka temizliği hane ve dükkan sahipleri yapar. Bizde öyle yapalım. Herkes ev ve dükkanının önünü temiz tutmaya çalışsın. Mağaza sahipleri sabahları yaya kaldırımlarına eşya koymasın. Esnaf yenecek şeyleri pis tutmasın. Görüyorum ki marul ve saire gibi pişirmeden yenecek şeyler yerlerde satılıyor, ahali alıyor, yiyor, hastalanıyor, ölüyor.
Bunun için esnaf temizliğe dikkat etsin ve hemşehrilerinin hayatını düşünerek sakınsın. Belediyenin vereceği talimatlara riayet etsin. Herkes elbisesini, çamaşırını kendini temiz tutsun. Evlerin içinin temizliğine, yiyeceğine, içeceğine dikkat etsin. Sokakta üstü açık meyve vesaireyi satın almasın, yemesin, hep birden el birliğiyle dikkat edersek şehrimizde tifüs, kolera, verem gibi bulaşıcı hastalıkların önünü alırız. Bu ihtarıma dikkat etmez, söylediğim şeyleri yapmaz ve buna muavenet etmezseniz önümüz yazdır, kolera ziyadeleşir, binlerce hemşehrimiz ölür.” Bu beyannamenin yayınlandığı dönemdeki kurallar aslında şimdi de çevremizde sağlığımızı tehdit eden birçok faktöre karşı neler yapmamız gerektiğini de bizlere açıkça göstermektedir.
Osmanlı’da temizlik anlayışı ile ilgili son olarak 2006 senesi içinde Topkapı Sarayı Müzesi’nde açılan “Hamam” isimli sergiden söz etmek istiyorum:
Bu sergide S. Delibaş, E. Bilirgen, D. Esemenli, F. Çakmut, Ö. Tufan tarafından hazırlanmış olan ve makalelerle zenginleştirilmiş olan katalogda “Tarihte Yıkanma Kültürü”, “Osmanlı Sarayında Hamam”, “Osmanlı Hamam Geleneği”, “Osmanlılarda Temizlik, Sağlık ve Keyif”, “Hamam Malzemeleri”, “Osmanlı Sarayı ve İstanbul’da Berberlik Kurumu” isimli makaleler yer almaktadır. Bu katalog da temizlik kavramına Osmanlılar döneminde gösterilen önemi açıkça ortaya koyan çok önemli bir eserdir.
Türkler bir zamanlar daha birçok konuda olduğu gibi temizlik açısından bütün dünyanın örnek aldığı bir toplum haline gelmiştir. Osmanlı’nın torunları olarak günümüzde Avrupa’dan öğrendiğimiz “kirli yaşamları” bu ülkeye yakıştıramıyorum ve gençlerimize sağlıklı bir toplumda yaşamanın temel şartının temizlikten geçtiğini öğretecek bilinçte olabilmeyi ümit ediyorum.
Tek tek incelendiğinde oldukça geniş bir konu olan Osmanlı’larda Temizlik Anlayışı ve Önemi konusundan çok kısa bir şeklide söz etmeye çalıştığım bu yazıma Eski İstanbul’ un hamam kitabelerinden birinde yazan bir yazı ile son vermek istiyorum:
“Tıynetin na-pak ise, Hayr umma sen germabeden Önce tathir-i kalb et, sonra tathir-i beden.” (Kötü huylu, kirli karakterli bir kimse isen, hamamdan bir şey bekleme. Temizlik istiyorsan evvela kalbini temizle, sonra da bedenini..)
yeniosmanlilar.org dan alıntıdır.
About these ads
 
Leave a comment

Posted by on 11 Oct 2010 in Uncategorized

 

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

 
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.

%d bloggers like this: